Kurdun İninden Yola Düşmek

1980’li yıllar. Şehre akın akın göç var. Köy nüfusu halen yoğun. Birkaç baş hayvan, birkaç dönüm arazi temel geçim kaynağı. Daha çok çılgınlığı yok. Bulduğuyla şükreden günler.
Yoksulluk herkesin ya giydiği bir kıyafette ya sofrasında bir katık ekmekte. Kimsenin yamadan iğrenip yamalı elbise giymekten imtina etmediği yıllar.

Giyecek bir hırka yiyecek bir lokma şükür için kafiydi. Gerisi Allah olmayana da nasip etsin. Kimseyi aç açıkta bırakmasın duası.

Şehre giden bir komşunun komşudan ödünç ceket aldığı, misafir gelince ikramlık çayın, şekerin ödünç alındığı, komşusu açken tok olmanın zül sayıldığı fakrü zaruret yılları.

Alıp vermek bir şükürdü. Yoksulluk pazarlanan bir politik malzeme, öğrenilen bir çaresizlik değildi. Hayat olduğu gibi kabul edilir. Hay hak şükür şikayete tabiydi. Şükrü olmayanın şikayeti hükümsüzdü.

Birkaç baş hayvan, birkaç dönüm arazi; mal mülkün yekünü. Evde, kırda, bayırda, bağda koşuşturan bir sürü çocuk. Ve her hanede su çiçeğinden ölen çocuklar.

Çocukların o yıllarda eksiğini hissetmediği şey şefkat ve korunma. Aileler henüz küçülüp nohut oda, bakla sofa evlere sıkıştırılıp çekirdek aileye dönüşmemişti.

Büyük aile. Anne baba dışında çocuğun başını okşamaya hazır dedeler, nineler, amca, teyze, dayı, hala, konu komşu bir köy eli hazırdı.

Korkuya karışı ailenin içimize yerleştirdiği, Tanrı’nın gözlerinin bizi koruyup kolladığı güveni. Tanrı’nın bizi koruduğu inancını kalbimizde taşırdık.

“Babamın Kuşağı ve Ben” kitabında Çinli yazar YAN LIANKE 1970-80’li yıllardaki ailesini anlatırken sanki bizi anlatıyor. Farklı coğrafyalarda yaşansa da tarım toplumların aile yapıları birbirine benziyor. Toprak ve güneş. Biri insanı besliyor, diğeri insanı hayatta tutuyor.

YAN LIANKE’nin “İyilik, insanlığımızın temeli ve esasıydı. Kuşaklar boyunca ailelerde ve sülalelerde mayalanan sevgi ve şefkat; nezaketi besleyen toprak, güneş ışığı ve yağmurdur.” sözleri o yılların Türkiye’si içinde de geçerliydi.

Babamlar beş kardeşti ve babam kardeşlerin en büyüğüydü. Misafir, büyük kardeşe gider geleneğiyle sülalemizden gelen akrabalar bize misafir olur, onları görmek isteyen de bize uğrar ve misafir odamızda misafirin minderi, yatağı yerden kalkmazdı.

Misafir Tanrı’nın bize seferden gönderdiği bir müjdeydi. Ve misafir, bereketiyle gelir inancı evimizde baş tacı edilir. O bereket evin kilerinden içeri girer, biz çocuk aklımızla bunu görürdük. Bir gün sonra kilere gittiğimizde ambarlarımız bize dolup taşmış gibi gelirdi. Sevinirdik. Misafir aynı zamanda bir sevinçti.

Misafire mesafeli olan evlerin kapısında oynamaz. O evi çoluk çocuk neşesinden mahrum bırakmayla cezalandırırdık. Misafir sevmeyenin çocuk da sevmediğini ketum yüzlerinden okurduk.

1980’li yılların başı. Aylardan şubat. Şubatın ortaları. Karasal iklimin en karanlık ve kara günleri. Karın içinde kahve lekesi gibi duran evler dışında her yer bembeyaz. Allah dağına göre kar verir misali topraklarımız için beyazlık bir ödüldü. Kışın lapa lapa yağan kar ve kar kütükleri baharda; yerden fışkıran sulara, toprakta dinlenip bereketlenen filizlere dönüşürdü.

Gündüzleri üç beş dereceyi geçmeyen havalar, geceleri eksi kaç dercelerde olur. Nefes alıp vermenin buhar olup göğe karıştığı ayaz. Kavak ve söğütler tekmil kırağı. Dereler, göletler buz. İn cinin dışında buzun üstünde oynayan tipi, tilki, kurt… Gece kurt ulumaları köy içlerine kadar iner. Kurda av olmaktan korkan çocuklar erkenden yün yatağın altına kıvrılıp uyurlardı.

Yollar üç beş ay kardan kapanır. Hastalar, bir günlük yürüme mesafeli asfalt yola kızakla taşınır. Gurbetten köye gelenin tabanına kuvvet.

Zemheri yeli, koca koca kar kütüklerini yolun sağını solunu iyice doldurur. Yolları öyle bir kapattırdı ki günler sonra gelen dozerler dahi yolda arızalanıp kalakalırlardı. Onları da kurtarmaya yeni araçlar takviye edilirdi.

Babam akşamları camiye gider. Akşam yatsı arası camiye yakın komşunun misafir odasında kalır. Çay çorba hoşbeş. Derken yatsıyı kılar öyle gelirdi. Yalnız babam değil tüm cami cemaati kış akşamları komşuya giderdi.
Babamın camiye gidişini fırsat bilen bize de misafir odasında haylazlık yapmaya gün doğardı. Sobanın cayır cayır ısıttığı odada minder yastık takla dar alanda paslaşma oyunları.

Böyle bir akşam oyunun şen kahkahaları eşliğinde kendimizden geçtiğimiz bir saate “amcanız öldü, amcanız öldü.” sayıklamalarıyla bir adam içeri girdi. Korkuyla adama yöneldik. Giyim kuşamından adamın eşkalini görmek ne mümkün.

Sobanın başına geçti. Bir yandan amcanız öldüyü sayıklıyor diğer yandan sobaya sarılır gibi ısınmaya çalışıyor. İmkan olsa meşenin cayır cayır ısıttığı sobaya girecekti.

Korku ve hayretle adama bakakaldık. Korkudan yan odaya annemlere haber vermeye gidemiyor. Adamın amcanız öldü, sayıklamalarına ve adama bakmaktan gözümüzü alamıyorduk. Bir çırpıda annemleri çağırdık. Aile odaya doluştu. Adamın sayıklamalarını sobaya girecek gibi ısınma halini görünce onlarda ürküp korktu. Annemin, kardeşim hoş geldiniz sesini duymadı. Duymak ne mümkün adamda duyma halinden uzaktı .

Adam ısındıkça sakinleşti. Başını kaldırıp kendisine hayret ve korkuyla bakan bizlere baktı. Bizi gördü görmesine ama varlığımız yokluğa karıştı. Yokmuşuz gibi başını öne eğip ağlamaya başladı. Hüngür hüngür ağlıyor ve gözyaşları şakaklarından boncuk boncuk akıyordu.

Birkaç dakika sonra hüngür hüngür ağlaması yerini hıçkırıklara bıraktı. Oturdu. Amcanız öldü sayıklaması daha yavaş ve sakin bir tona dönüştü. Aile boyu adamın halini şaşkınlık, acıma ve korkuyla seyrediyoruz.

Derken babam içeri girdi. Hepimizde bir rahatlama, güven, oh be hali. Anneme ne oluyor bu adam da kim der gibi bir işmar attı. Annem, ben de bilmiyorumu ima eden bir yüz ifadesiyle cevap verdi.

Selamün aleykümü yüksek sesle söyleyen babamın adama uzanan hoş geldin eli havada kaldı. Adam halen kendinde değildi. Nerede kimlerle olduğundan bihaberdi. Sayıklıyor ve ağlıyordu. Arada bir başını kaldırıp etrafa bakıyor sonra yeniden ağlayıp amcanız öldü sayıklamasını yineliyordu.

Babam misafirin omzuna elini koyarak yüksek sesle; ne yaşadıysan geçti, emin ol. Güvendesin. Sen bize Tanrı misafirisin, Tanrı seni bize müjdeledi müsterih ol. Sobanın yaydığı sıcaklık bir sakinlik rehaveti olarak adamın içine yerleşiyor, adam kendine gelmeye çalışıyordu
Ağlama hıçkırıklarıyla titriyor, titredikçe bir şeyler konuşmak istiyor ancak konuşacak hali kendinde bulamıyordu. Dizlerini içine çekti. Kendini sakinleştirmeye çalıştı. Babamın omzundaki eline uzandı. Babam adamın elini sıkıca tuttu. İki elinin arasına aldı. Euzu besmele çekti. Adama da euzu besmele çektirdi. Adamın euzu besmelesi hepimizin yüzüne tebessüm oldu. Sevindik. Adam kendine geliyordu.
Gözlerini açtı. Bize, sobaya, odaya baktı. Üstüne başına baktı. Utandı. Çekindi. Kendini toparladı.

Babam bir bardak su istedi. Yiyecek bir şeyler hazırlamalarını işaret etti. Suyu elinde bulan adam besmeleyle içti. Tekrar etrafına baktı. Ben neredeyim, siz kimsiniz şaşkınlığında babam tekrar hoş geldin sefalar getirdin, sen bize Tanrı’ın misafirisin. Isındıysan üstünü başını çıkaralım. Kendisine uzatılan mindere oturdu.
Babam adamın poşusunu çıkardı. Adamın kır saçları, kirli sakalı, buruşmuş yüzü belirdi.
Adam, 60 yaşlarındaydı.

Babam, poşusunu, sakosunu üstünden çıkarıp alınca adam da ceketini çıkardı. Mindere daha rahat kuruldu. Arkasına konan astığa yaslandı. Ayaklarını uzattı. Hal hatır sorma durumuna geldi. Sofra kuruldu. Sofraya geçtiler. Hepimiz halen şaşkınlık içindeydik. Bu bir masal mı şaşkınlığı içinde. İnin cinin top oynadığı, karanlığın korkunun kol gezdiği, ayazın karın fırtınanın nefes alıp vermeye mecal bırakmadığı, insanın hayatta kalma ihtimalinin olmadığı şubat akşamında beklenmedik tanınmadık bir adamın çat kapı içeri girmesi.

Yemekten sonra adam iyice kendine geldi. Hali yoluna girdi. Babam sigara kutusunu adama uzattı. Sigara içmediğini söyledi. Çay sobada demini aldı. Çaylara Erzurum şekerleri atıldı. Çay kaşıklarının şıngırtısı odayı doldurdu. Çaylar yudumlanırken babam misafirin yüzüne bakarak; kimsin, nereden gelirsin, nereye gidersin, bu havada kurt dahi ininden çıkarken iki kere düşünür seni bu yollara düşüren nedir, dedi.

Adam, derin bir nefes çekti. Odaya ve bize baktı. Ağzının içine baktığımızı gördü. Nereden başlayacağını düşünmek için zaman kazandı. Çayından bir yudum aldı. Babama dönerek hikayesine başladı.

Adım Ramazan. Elazığılıyım. Rus seferberliği döneminde Erzurum’dan Elazığ’a muhacir olmuşuz. Annem ve babam muhacirlik sonrası vefat ettiler. Küçük kız kardeşimizi muhacirlikte kaybetmişiz. Yıllardır onu arıyorum. Sorup soruşturuyorum. Anlatılanlara, duyumlara göre çokça köy, kasaba, şehir dolaştım. Ama nafile. Bulamadım. Aldığım duyuma göre Kığı’nın falanca köyünde anne babasını muhacirlikte kaybeden bir kızın önce evlatlık alındığını sonra evlendirildiğini söylediler. Kızın tarifi, evlatlık alınma yılı kardeşime benziyor. O umutla kalktım, onu görme umuduyla sabah yola düştüm. Elazığ’dan çıkıp yolaçtıda indim. Yolçatı esnafı; yola çıkma, hava ayaz, fırtınaya dönüşür, dedilerse de onları dinlemedim. İçimdeki umut; kar, fırtına dinlemedi. Yolçatı’da öğle ezanıyla yola düştüm. İkindi sonrası yer yer kar, boran derken akşama doğu yürümeye mecalim kalmadı, dondum. Yol üstünde bir ağıl’a sığındım. Ağıl’ın samanlığında ısınmaya çalıştım. Vücudum kaskatı kesildi. Samanlığa iyice gömüldüm ancak ısınmak nafile. Titreme ve üşümelerim arttı. Dua üstüne dua, dua. Himmet istedim. Ey Rabbul alemin, Muhammed Mustafa’nın suyu suyu yüzü hürmetine bir yol yordam, dedim.

İçimden bir ses dışarı çıkmamı söyledi. Dışarı çıktım. Gözüme bir ışık göründü. O ışığı takip ede ede buraya geldim.

Yıllar sonra bu yaşananları anlatınca bana sanki Tolstoy’un hikayelerindeki bir kahramanı anlatır gibi geliyor. Tolstoy’un dindar köylü karakterleri. Tanrı ve İsa için her şeylerini vermeye razı inancın kalesinde kendini güvende ve huzurlu hisseden kahramanları.

Adam bizde birkaç gün kaldı. Cami cemaati birkaç gece adamı ziyaret niyetine bizim evde toplandı. Misafir odamız doldu, boşaldı. Sofralar kuruldu, çaylar içildi. Meşeler yanıp yanıp söndü. Oda ısındı. Adam dinlendi. Kendine geldi.
Havanın ılımanlaştığı birkaç gün sonra babam, askerlik pusulası cebinde olan yeğenini çağırdı. Yeğenim ! Misafirimizin önüne düş, onu Kul Hasan köyünde Hacı Mustafalara teslim et, dedi.

Amcanız öldü sayıklamasıyla başlayan tanışma, hayat dolu bir misafirlik hikayesine dönüştü. Vedalaştık, helalleştik. Halamın oğlu önde, misafir arkada yola düştüler.

YORUMLAR (19)
19 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.