Camdan izlenen boş kütüphane rafları
BERLİN-
Almanya başkentini bir yandan diğerine ortadan ayıran bulvarın ismi Unter den Linden.
Kente her gidişimde turladığım bir caddedir burası.
Biraz da tarihi kıyafette bir rehberin hızlı hızlı tarihi anlatımına bir kez daha denk gelir miyim merakıyla.
Son gelişimde rehberimizin bir üniversite hocası olduğunu öğrenmiştim.
Caddenin birleştiği en merkezi meydanın ismi de Bebelplatz.
Resmi gezilerde -zorunluymuşçasına- ziyaretçiler birkaç dakikalığına da olsa Bebelplatz’a uğratılır ve meydanın merkezi bir yerinde vakit geçirmeleri sağlanır.
Meydanın ortasında yerin altını gösteren camdan bir panel bulunur. Camdan aşağıya baktığınızda vaktiyle kitaplarla dolu olduğunu düşündüren bomboş raflar görürsünüz.
Nazilerin iktidara geldikleri ve diktatörlüklerini hızla kurmaya başladıkları 1933 yılında, yönlendirebildikleri gençlik örgütünün bazı üniversite hocalarını da yanlarına alarak düzenledikleri kitap yakma ayinini anımsatmak üzere inşa edilmiştir o anıt.
Alman Öğrenciler Birliği üyesi Friedrich-Wilhelms-Universität öğrencileri, ‘Alman kimliğine yakışmayan içeriklere sahip oldukları’ iddiasıyla bir ‘yasak kitaplar’ listesi hazırlamışlar; 10 Mayıs 1933 günü de listelerindeki kitapları o meydanda ateşe vermişlerdi.
Üniversiteleri, bugün muhtemelen Nazi geçmişini unutturmak üzere, 1949’dan beri bir başka isimle -Humboldt Üniversitesi olarak- eğitim hayatını sürdürüyor.
Bebelplatz Meydanı’ndan her geçişimde eskinin kitap yakma ayini gözümde canlanır ve aklıma Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ‘Hüküm Gecesi’ romanı gelir.
Hüküm Gecesi’nde Yakup Kadri, Meşrutiyet döneminde Mahmut Şevket Paşa’nın suikasta uğraması (1913) ve 1912 seçimi öncesinde İttihat ve Terakki ile rakibi Hürriyet ve İtilaf partileri arasındaki çatışmaları basın ekseninde anlatır.
Mesleğine sevdalı, her zaman doğruları savunan gazeteci Ahmet Kerim’in vaktiyle Meşrutiyet kurulsun diye kendilerini desteklediği İttihatçılar’ın, iktidarı ele alınca yaptıkları karşısında muhalefete geçtiğinde yaşadıklarını sergiler bu romanda Yakup Kadri.
İttihatçı fedailer önce yakın arkadaşı bir gazeteciyi vurur, sonra da…
Romanı okurken, basın tarihimizde ilk suikast kurbanı (1909) Galata Köprüsü’nde suikasta uğrayan gazeteci Hasan Fehmi ile ondan bir yıl sonra Ahmet Samim’in aynı kaderi paylaşmasını hatırlayıp Yakup Kadri’nin (1889-1974) genç bir gazeteci olarak tanığı olduğu olayları anlattığını düşünürüm.
Hasan Fehmi ile Ahmet Samim siyasi suikasta uğrayan ilk ve son gazeteciler değildir. Sabahattin Ali (1948), Abdi İpekçi (1979), Uğur Mumcu (1993), Çetin Emeç (1990), Ahmet Taner Kışlalı (1999) da suikasta uğrayan gazeteciler listesindeki öteki isimlerdir.
[Benim de bir zamanlar aralarında bulunduğum bazı gazetecilerin polis korumasıyla dolaşmalarını dile dolayanlar, basın mesleğinin bu ‘kanlı’ tarihini bilmeyenler olmalı.]
Cana kasteden suikastlar, nihayetinde istisna sayılabilir. Gazetecilik iktidarlar tarafından sevilen bir meslek değildir. Bu sebeple her iktidar muhalefetleriyle karşılaştığında bu sevgisizliğini belli eder. Basından -veya yakın zamanda kazanılan adıyla medyadan- gelen muhalif çıkışlar yoğunlaşınca aslında hiç başvurulmaması gereken yollara sapan iktidarlar da görülür.
Gazete kapatanlar da olmuştur.
Cumhuriyet’in yalnız tek partili döneminde değil çok partili ‘demokratik’ döneminde de mahkemeler ve cezaevleriyle tanışmıştır basın mensupları.
Ankara’daki Ulucanlar Cezaevi gazetecilerle dolup taştığı dönemlerde, meslek mensupları arasında ‘Ankara Hilton’ ismiyle anılır olmuştu.
Ulucanlar Cezaevi sonraları kapatılıp konuğu gazetecilerin hatırlatıldığı ‘Ulucanlar Cezaevi Müzesi’ne dönüştürülmüştür.
2011 yılında…
Aynen Bebelplatz’daki kitap yakılan yerin camlı bir boş kütüphaneye dönüştürülmesi gibi.
Her şey unutuluyor, gazetecilerin karşılaştığı kötü muameleler unutulmuyor.
Gazeteciler tarihin kayıt memuru oldukları içindir herhalde.
Tarih yazıcıları her dönem hakkında hükümlerini verirken o günlerin basınında çıkmış değerlendirmelere de mutlaka göz atarlar çünkü.
Friedrich-Wilhelms-Universität’ın öğrencileri ‘yakılacak kitaplar listesi’ oluşturur ve ardından kitapları bir meydanda yakarken yaptıklarının tarihe utanılacak bir olay olarak geçeceğinden haberdar değillerdi herhalde.
Yaptıklarının sonraki nesiller tarafından takdirle karşılanacağını düşünmüş bile olabilirler.
Almanya’nın yeniden başkenti haline gelmiş olan Berlin’in sokaklarında dolaşırken, ülkenin dünyanın başına büyük işler açmış tarihini düşünmemek elde değil.
En fazla ilgi gören Berlin ziyaretgahlarından biri de, o camdan gözlenen boş kütüphane rafları.
Berlin gezimde, yabancı turistler yanında öğrenci oldukları her hallerinden belli küçüklü-büyüklü çocukların da Unter den Linden bulvarı üzerinden Bebelplatz’a doğru götürüldüklerini gördüm.
Kendi tarihlerinin karanlık sayfalarından birkaç yaprağı o boş kütüphanede camdan gözleyip öğrenebilsinler diye.
Aslında herkesin ibret alması gereken bir yer orası.
