Haftanın dış politika özeti
Geçtiğimiz haftayı kısa bir özete sığdırmak zor. Ama ben yine de deneyeceğim. Çünkü Türkiye’nin geleceğini, güvenliğini ilgilendiren birden çok gelişme son birkaç gün içinde yaşandı. Salı günü Bingazi’deki Hafter yönetimi, daha doğrusu Tobruk’taki Libya Temsilciler Meclisi oy birliğiyle bundan yedi yıl önce Trablus yönetimi ile imzalanan sonra da BM’de tescil edilen iki ülke arasındaki deniz yetki alanlarını belirleyen mutabakat muhtırasını onayladı.
Derken Yunanistan ve AB Komisyonu’ndan tepki geldi, Mısır kerhen bir açıklama yaptı. Fakat Türkiye bu onay süreciyle sadece deniz yetki alanları konusunda önemli bir diplomatik başarı elde etmek ve Doğu Akdeniz bölgesindeki hukuki konumunu güçlendirmekle kalmadı. Aynı zamanda iki Libya’yı birleştirici rol oynadığını da teyit etti. Libya-Türkiye ilişkilerinde ciddi bir sıçrama gerçekleştirdi. Yunanistan, İsrail ve GKRY’nin ortak projelerinin önüne set çekti.
Doğu Akdeniz’de kablo döşeme de dahil deniz yatağına ilişkin geliştirilecek projeler bundan sonra Türkiye’nin onayını daha fazla gerektirecek. Türkiye daha az güç kullanma tehdidinde bulunup daha çok hukuki haklarına başvuracak. Yunanistan artık kolay kolay “Libya’nın bir bölgesinden onay almakla bu iş olmaz” iddiasında bulunamayacak. Çoğu devlet de anlaşmanın BMDHS’nin ilgi maddeleriyle ve UAD içtihadıyla uyumlu olduğunu -zımnen de olsa- zaman içinde kabullenmek zorunda kalacak.
Bu önemli diplomatik başarının arkasında MİT’in çabalarının olduğuna, İbrahim Kalın’ın son ziyaretinin kilit rol oynadığına şüphe yok. Ancak Türkiye’nin Libya konusundaki dirayetli duruşunu, meşru hükümetini Fransa ve Rusya destekli Hafter rejiminden korumak için aldığı riskleri, silah taşıdığı gerekçesiyle Çarkçı Rıza gemisini durdurmaya kalkan Fransız firkateyni Courbet’e Türk savaş gemilerinin radar kilitlemesini, sonra da Hafter yönetimiyle savaşmayı değil müzakereyi seçmesinin önemini de unutmamak gerek.
Çarşamba günü ise Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya Savunma Bakanları Doha’da bir araya gelerek Ortadoğu ve Güney Doğu Asya’da savunma sanayi iş birliğini arttırma ve yeni bir güvenlik mimarisi oluşturma amaçlı -bana Mekke İttifakı’nın mantığını destekler mahiyette gibi gelen- Bedir Mutabakat Zaptı’nı imzaladı. Tam içeriği açıklanmasa da bu anlaşmanın da Türkiye’nin bölgesel ağırlığı üstünde çarpan etkisi yaratacağını söyleyebiliriz.
Perşembe günü de İstanbul’da arabuluculuk konferansları serisinin dokuzuncusu gerçekleşti. Bu arada Mekke Anlaşması onay için TBMM’ye sevk edildi ve maddeleri kamuoyuyla paylaşıldı. Cumhurbaşkanı Erdoğan Aliyev’le görüştü, iki ülke arasındaki gerilimi belli ki aşağı çekmeye çalıştı. Ayrıca R4 diye bilinen Mısır, Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin Dışişleri Bakanları İstanbul’da buluştu. Daha sonra onlara Almanya, Fransa, İngiltere ve İtalya Dışişleri Bakanları katıldı. Dün de Yemen Dışişleri Bakanı Ankara’daydı.
Kısacası geçtiğimiz hafta Türkiye yoğun bir diplomatik trafik yaşadı, onun da ötesinde bölgesinin ve kendisinin önemli sorunlarının çözümüne katkıda bulunacak gelişmeleri şekillendirdi. Suriye’den sonra Libya’da da etkisini pekiştirdi. Azerbaycan’ı da biraz teskin etti. Güç çarpanlarını ve dünya siyaseti üstündeki ağırlığını artırdı. Gelecek kuşaklara daha güvenli, daha etkili bir Türkiye devretmek yolunda önemli kazanımlar elde etti.
Ama ne yazık ki aynı başarıyı kendi içindeki sorunlarının çözümü için gösteremedi. Fon yolsuzluğu soruşturması giderek daha karmaşık ve kapsamlı hale geldi. Siyasete olan güven daha fazla sarsıldı. Hukukun araçsallaştırıldığına olan inançta, ifade özgürlüğünün kısıtlanmasında, AİHM kararlarının uygulanmamasında bu hafta da bir değişiklik olmadı. Kadın cinayetleri sürdü, belediye başkanları yine gözaltına alındı.
