Okuru göze almak ya da ne gezersin bu taşlıkta sen?

Gözümün önünden gitmiyor. Şairin dediği gibi ‘mıh gibi aklımda’. Kitap fuarlarının İstanbul’da, şehrin dışına kaçmadığı zamanlardı. Tepebaşı’nda düzenleniyordu ilkin. Gençliğin merakı kadar heyecanı içinde o stanttan bu etkinliğe koşuyorduk. Birden iri gözleri geniş yüzü ve çok uzağa bakan nazarıyla onu gördüm. O curcuna ve kalabalık ortasında sabırla, kendi ıssızlığında oturuyordu. ‘Nisan’ yayınevi mi Kitap mı neydi adı bulunduğu standın önemli değil. Arkada kuyruk şakşakçılığı, gitti gidiyor çağrışı içinde bir büyük çelişki yaratıyordu duruşu. Kimdi bu adam? Neden buradaydı ve neyi göze alarak sarsılmaz bir imanla masasına kurulmuş bekliyordu? Kimi anlı şanlı şairler, yazarlar hikmetli sözlerle ortalığa verip veriştiriyorlardı. Okurlar onları seviyormış, kitapları satıyormuş, öyle yazanlar halkı tanımıyormuş, yormuş, yormuş da yormuş…Okuru olmayan şaire ne denirmiş? Hangi lakap takılırmış?

Bir çözülüştür almış başını gidiyor nicedir? Kitap yazmak kolaylaştıkça yayıncılık zorlaşıyor, yayın maliyetleri inanılmaz derecede yükseliyor, okurun alım gücü zayıflıyor fakat ortalıkta büyük bir söz kalabalığı dönüyor. Sadece kitap dünyasında değil, yazılı diğer mecralarda da benzer bir manzara var? Yazar denilen tip gittikçe etkisizleşirken okur dedikleri amorf bir bünye yapılanıyor. Kendiliğinden değil elbette. Bir dizi sebep sonuç ilişkisinin neticesi bu. O kitap fuarında gördüğüm şair- yazar Salah Birsel’den başkası değildi. Sadece Boğaziçi Şıngır Mıngır, Kahveler Kitabı, Ay Beyoğlu Vah Beyoğlu ile değil topyekün külliyatıyla Türkçe’nin anıt yazarlarından birisiydi. Deneme denilen türü bir dil ve zihin zevkine dönüştürmesi bir yana içerlediği insan ve edebiyat kültürüyle de kaynak bir kişilikti Kikiriknâme şairi. Fakat elden ne gelir yalak ve yalama bir okur yatırımcısı değil tam da bir okur göze alımcısı olduğu için sınırlı sayıdaki meraklının okuduğu bir yazar şimdilerde.

İster şair olsun ister öykücü fark etmez belli bir niyetle değil kendiliğinden okuru göze almayan kişi yaratıcı ve kalıcı olamaz. Bir bitmez mesele olarak yazarın- şairin kendisi yeterli iken okur gözeterek yazılan her yazı her eser bir süre sonra yaratıcılığın özgür doğasından sapacaktır. Bir gazetede bir dergide yazdığınızı düşünün. Bir süre tecrübe ile farkına varırsınız ki genel olarak okur kendi duygularının, kavgalarının, düşüncelerinin izdüşümünü arar okuduğu yazıda. Bunu buldukça da alkışı eksik etmez. Sanki kendiliğinden buluşma gerçekleşmiş her yazıda okur ile yazar aynı köşeyi kapmış gibidir. Böylesi okurların yeni bir sentaksa, farklı bir düşünüşe tahammülü yoktur. Yazarın sürpriziyle değil kendi imal ettiği görüşle orada buluşmak niyetindedir. Oysa hakiki bir yazar hemen her yazısında kendi acemiliği ve amatörlüğüne döner. Bir şey yazmış olmak için değil yaratıcılığının ırasında saklı mucizeyi keşfetmek için yazıda kalmayı hedefler.

Hemen her devirde okurun gönlünü çelecek konular, üsluplar, tutumlar bulunur. Çoğunlukla da ortama onlar hakimdirler. Benzerler arasında mini ayrımlarla ilerler her şey. Mutlu olmak ya da öfkelenmek isteyenler için dilimizde hem deyim bolluğu hem de anekdot hazinesi hiç eksilmez. Hem yazarken hem de okurken yaratmak bir endişe değilse söylenecek ne kalır ki geride? Yazı adamı olanı makul bir aktarıcı rolüyle dışa vuruyorsa ona gerçekten gerek var mı? Hangi nitelikli okur zaten kendisine benzeyen kendi bildiklerini ve duygularını temcit pilavı gibi önüne koyan yazara sonuna dek katlanabilir? Sonunda her şey birbirinin benzeri olacaksa mevsimlere ne gerek var? Mizaçlara, karakterlere, dillere, zevk ve şevklere ne gerek var? Tekdüzeliğin uyuşukluğunda herkes afyon çiğnemeye devam edebilir değil mi?

Yazar- şair bir zevk ve şevk adamı şuuruyla kitlenin hazır iştahına yenik düşmeyen gerekirse kendisini bile karşısına almaktan çekinmeyendir. Okuru gözetmek zaten doğal bir haldir onda. Ona savaş ilan etmeyeceği gibi sonuna değin yoldaş saymayacaktır. Benim okurlarım var demek yanılgıdır. Benim eserim var demek esastır. Eserin doğası değişmez fakat okurun yaklaşımı oynaktır. Bu sebepten okuru göze almak cesaret ister. Bir başınalığın iklimi dayanılması zor bile olsa mutlak gereklidir yazar için. Şimdilerde her şeyin ölçülebildiği, sayılara bağlanabildiği ve buradan bir değerlendirmeye gidildiği zamanları yaşıyoruz. Fakat bir zevk gerçekten ölçümlenebilir mi? Sayısal evrende okur bir maddi gösterge değil mi? Maddi tablolar doğası gereği yanılsamalar kadar manipülasyonların dışında görülebilir mi? Salah Birsel’in değeri baskı sayıları ve bilinirlik ile ölçülebilir mi? O kadar kolay mı?

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.