Müslümanlar niye geri kaldı?
CUMARTESİ YAZILARI
Biz niye bu haldeyiz sorusunu aşağı yukarı iki asırdır kendi kendimize soruyoruz ve -galiba daha önemlisi- bu soruya cevap arıyoruz. Daha dört yüzyıl önce üç kıtaya hükmederken son üç yüzyıl içinde giderek zayıflayıp sonunda dağılan Osmanlı devletinin varisi olmamız hasebiyle seçkinlerimiz “Nerede yanlış yaptık” diye soruyorlar o günden beri.
Daha geniş çerçevede ise, vaktiyle tarihin en parlak medeniyet hamlelerinden birine imza atmış olan Müslüman toplumların belirli bir tarihten itibaren giderek her alanda zayıflayıp en sonunda Batı dünyasının ekonomik ve askeri üstünlüğüne boyun eğmiş olmasının sebepleri her daim tartışılıyor.
Yalnızca biz değil, Batılı düşünürler de “Batı neden ilerledi, Doğu -daha doğrusu dünyanın geri kalanı- neden geri kaldı?” sorusunda düğümlenen problematik çerçevesinde muhtelif tezler üretiyorlar. Onların cevabını aradıkları asıl soru ise şu: Hem fizikî hem de entelektüel bakımdan benzer ve hatta eşit şartlarda ve donanımda olan insan topluluklarının medenî gelişmelerindeki eşitsizliklerin altında ne yatıyor?
15 yıl kadar oldu, “Biz geri kalmadık, Batı ileri gitti” diye bir yazı yayımlamıştım, çok tepki geldi o yazıya. Oysa bizim Batı ile rekabet edemez hale gelmemizin sebebi medeniyet yarışında yavaşlamamızdan ziyade, tarihin bir döneminde Batı’daki sosyal ve ekonomik gelişmenin orantısız şekilde hızlanmış olmasıydı. Bunun karşısında bizim hızımız kesilmese de sonuç değişmeyecekti.
Dolayısıyla “Onlar nasıl yaptı da biz yapamadık” sorusunun cevabı bizim yavaşlamamız, duraklamamız veya geri gitmemiz değil, Batıda yaşanan olağan dışı, benzersiz ve devrim boyutunda büyük bir tarihî kırılmadır. Bu kırılmanın sonraki asırlarda meydana gelen sonuçları yalnızca Türkleri veya Müslümanları değil, bütün dünyayı yarış dışında bıraktı.
Şu unutulmamalı: Bugünkü “Batı Medeniyeti” esas itibarıyla tarihin bir döneminde (11–13. yüzyıllarda) Avrupa kıtasının belirli bölgelerinde (Kuzey İtalya, Hansa ve Flandre şehirleri) ortaya çıkmış olan burjuva sınıfının eseri. Burjuvaziden toplumsal bir sınıf diye bahsediyoruz ama aslında bu insanlar taşıdıkları zihniyet, düşünme ve davranış tarzlarındaki özgünlük itibarıyla adeta homo sapiens’ten ayrılarak gelişmiş yeni bir insan türü gibiydiler.
Öncelikle kapitalist ekonominin mimarıydı burjuvazi. Bu yeni üretim modeli sayesinde en başta Batı Avrupa ülkelerinde ekonomik verimlilik artmış, burjuva zihniyetinin yol açmasıyla doğa bilimleri alanında gerçekleşen ilerlemeler sonucunda sanayi devrimi yapılmış ve bunlar sayesinde gelişen askeri güçleriyle söz konusu ülkeler sömürgeleştirdiği ülkelerin kaynaklarına el koymuş ve sonraki aşamalarını herkesin bildiği küresel hikâye bugüne kadar devam edip gelmiş bulunuyor.
Bu noktaya birazdan tekrar dönmek üzere “Bugün biz niye bu haldeyiz” sorusunu bir kez daha soran ve bulduğu cevapları bizimle paylaşan bir esere değinmek istiyorum… Bu alandaki zengin literatüre canlı bir katkı getiren Prof. Ahmet T. Kuru’nun yakınlarda dilimize çevrilen eseri (İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık) iyi çalışılmış, iyi hazırlanmış, iyi yazılmış bir kitap. Etraflı, detaylı, zengin içeriği itibarıyla okuyanları yeni bilgilerle, yeni bakış açılarıyla tanıştıracağı muhakkak. Ancak yazarın bakış açısı, temel tezleri ve bunları temellendirme araçları eleştiri süzgecinden geçirilmek durumunda.
Kitabın genelinden çıkardığımız kadarıyla, yazara göre, İslam dünyasının günümüzdeki başlıca problemleri ekonomik geri kalmışlık, entelektüel durgunluk, baskıcı yönetim geleneği, cinsiyet eşitsizliği ve bilhassa dini hoşgörü eksikliğidir.
İtiraz edilemeyecek tespitler bunlar… Ancak bu problemlerin kök sebeplerinin belirlenmesine gelince, orada tam bir mutabakat oluşturmak kolay değil.
Yazara göre, özetle, söz konusu problemlere yol açan temel sebep İslam dünyasında belirli bir tarihten itibaren din-devlet ayrımının ortadan kalkmış olmasıdır. Aslında İslam’ın özünde yer almayan bu “din-devlet birliği” sisteminin günümüzde de devam etmekte oluşu, problemlerimizin çözümünü engellemektedir. Diğer yandan, “İslam’ı din-devlet ayrımına doğası gereği karşı bir din olarak görme yanılgısı”, (yani laik yönetimle bağdaşmayacağının düşünülmesi) problemin kaynağını görmeyi zorlaştırmaktadır… İslam tarihinde din-devlet birliği modeli ilk kez 11. yüzyılda tesis edilen ulema-devlet ittifakı sonucunda hayata geçirilmiştir. Sünni ulemanın büyük kısmı bu tarihten itibaren devlete bağımlı hale gelmiştir... Diğer yandan, ulema-devlet ittifakı filozofları yok edip tüccarları zayıflattığı için İslam dünyasında 11. yüzyıla kadar devam eden gelişme durmuştur…
“Kabaca” özetlediğim bu görüşler Prof. Kuru’nun bugünkü problemlerimizi üreten tarihi sürecin “kilit taşlarına” dair genel yaklaşımını ifade ediyor. Gelgelelim, yazarın söz konusu döneme ilişkin analizindeki -yer yer kavram karmaşası içinde görünmezleşen- birtakım anakronik sapmalar çalışmanın değerine gölge düşürecek boyutta maalesef.
“Erken İslam tarihinde, Müslümanlar, âlimlere ve tüccarlara önem verdikleri için Batı Hristiyanlarına kıyasla felsefi ve iktisadi açılardan üstündüler” hükmünde bulunan yazarın devamında dile getirdiği şu iddia bir anlamda kitabın bütününde savunduğu temel tezin ifadesi durumunda: “Bu dönemde Avrupa, çoğunlukla din adamları ve askerî aristokrasinin egemenliği altındaydı. Daha sonraysa bu dengeler tersine dönmeye başladı. Müslüman dünyada ulema ve askerî devlet ittifak kurarak zamanla filozofları yok etti, tüccarları da zayıflattı. Avrupa ise, tam tersine, kilise ve devlet arasında bir ayrışma yaşadı ve bu hem bilim adamları hem de tüccar sınıfının gelişimini sağladı.”
İşin gerçeği, Avrupa’da tüccar sınıfının (aslında “burjuvazinin” demek gerekir) gelişimi kilise ve devlet arasındaki ayrışmanın sonucu değil, tam aksine kilise ve devlet arasındaki ayrışma tüccar sınıfının gelişmesinin sonucudur.
Bu bir yana, Avrupa burjuvazisinden ısrarla “tüccar sınıfı” olarak söz eden yazar kitabın başka bölümlerinde ise orta çağ İslam dünyasındaki tüccar zümresinden “burjuva” diye bahsediyor. Oysa tarihin bir anında dünyanın bir köşesinde beliren çok özel şartların ortaya çıkardığı ve yine çok özel şartlar altında birkaç asır içinde kendi özgün dünya görüşünü oluşturan bir sınıftır Avrupa burjuvazisi… Hem ortaya çıkışı hem de zihniyet kazanması bakımından “tarihsel bir istisna” durumundadır. Hem Avrupa kıtasını ve geri kalan dünyayı hem de kendi zihniyet yapısını şekillendirme süreci 18. yüzyıla kadar süren bir istisna.
İlerleyen dönemlerde bütün dünyada kapitalist modelin yaygınlaşması sonucunda başka ülkelerde de Avrupa örneğine benzer burjuva sınıfları oluştu. Ama söz gelimi orta çağ İslam toplumlarındaki tüccar zümresine burjuva demek en hafif tabirle anakroni olur.
“İslam dünyasının Batıdan geride kalmasının sebebi ticaretin ihmal edilmesi ve tüccarların etkisizleştirilmesidir” iddiasının savunulduğu kitapta tarihçilerin artık demode buldukları eski bir görüş de tekrarlanıyor: “Osmanlılar, Safeviler ve Bâbürlüler dünya çapında askerî güçler olmalarına rağmen ilim ve ticaretin küçümsenmesi keyfiyeti yüzünden neredeyse tamamen askeri yeteneklerine odaklanmışlardı.”
Herhangi bir siyasi gücün ticareti küçümseme lüksü olabilir mi? Gücün kendisi ekonomik bir olgu. Üstelik, öyle üç beş yıl değil, uzun asırlar boyunca yeryüzünün en önemli kısımlarını yönetmiş olan söz konusu üç imparatorluğun ticareti küçümsediğini düşünmek mantığa ters. Adı geçen devletlerin ticaret rotalarını, özellikle ipek ve baharat yollarını kontrol altında tutmak için verdikleri mücadele de ortada. İçeride ise -Osmanlı örneğinde- ticareti çok sıkı kurallara bağlayıp loncalar aracılığıyla üretimi ve ürün kalitesini kontrol eden bir devlet aygıtı görüyoruz. Kervansaraylar, bedestenler ve hanlar gibi ticari altyapıların inşasını, tüccarların güvenliğinin sağlanmasını ve bunun için yolların korunmasını temel görev olarak üstlenmiş bir devlet aygıtı...
18. yüzyıldan itibaren Osmanlı sanayiinin ve tüccarının Batılı rakipleri karşısında etkisiz kalmasının sebebi ticaretin küçümsenmesi değil, rekabetin niteliğinin değişmiş olmasıdır. Osmanlı sisteminde yakın tarihlerde ortaya çıkıp her alanda etkili olmaya başlayan dejenerasyon ayrı bir konu.
Keza 18. yüzyıla kadar dünyanın en büyük donanmalarından birine sahip olan bir devlet hakkında “Osmanlıların dinî olmayan bilimlere ilgisizliği felsefeyle sınırlı kalmayıp, haritacılık ve gemi seyrüseferi gibi yeni gelişen alanlarda da belirgindi” hükmünü vermek tuhaf değil mi?
Galiba bu tuhaflığın sebebi İslam dünyasının belli bir dönemden itibaren Batı dünyasıyla rekabet edemez hale gelmiş olmasının sorumluluğunu ne olursa olsun “zihniyet” problemine bağlama gayreti.
Yazarın “İslam dünyasının geri kalmışlığı” hakkında bilhassa oryantalist çevrelerde ileri sürülen “özcü” tezlere yönelik eleştirileri önemli ve değerli ama “11. yüzyıldan itibaren gerçek İslam anlayışından uzaklaşılması sonucunda din ve devlet işlerini birleştiren bir yönetim modelinin benimsenmesiyle bilimsel ve ekonomik gerilemenin başladığı” iddiası da özcü bir tez değil mi?
Benzer şekilde, günümüzün gelişmiş ülkelerindeki refahı ve özgürlüğü sağladığı düşünülen din-devlet ayrılığı, serbest ticaret, akademik özerklik, fikir özgürlüğü, kadın-erkek eşitliği gibi modern kurumları ve kavramları İslam toplumlarının 11.yüzyıla kadar sahip olduğu değerler olarak göstermek -kulağa hoş gelse de- anakronik değil mi?
İslamcılık akımının ilk mübeşşiri Namık Kemal ve arkadaşları da parlamenter demokrasiyi İslam’ın şura ve meşveret prensiplerinin gereği olarak savunuyorlardı. Çünkü buna inanıyorlardı. Yazar da aynı inanışta olmalı. Zaten elimizdeki kitap -zımnen- Müslüman toplumların yeniden “muasır medeniyetler seviyesine” ulaşması için “altın çağ”ın İslam anlayışına geri dönmeleri gerektiğini savunuyor. Bunun için en başta da İslam’ın özünde yer almadığı halde sonradan Müslüman toplumlara Sasanilerden geçen “din-devlet birliği” anlayışının terk edilmesi icap ediyor elimizdeki kitaba göre.
Oysa din-devlet birliği kadim dünyanın her yerinde standart yönetim modeliydi. Çünkü modernite öncesi çağlarda değer ve norm üreten başlıca sosyal kurum olan din aynı zamanda en önemli meşruiyet -ve dolayısıyla iktidar- kaynağıdır. Diğer yandan, önce bizzat Hz. Peygamberin, bilahare halifelerinin yönettiği bir siyasi yapı ortada dururken din-devlet birliği anlayışının Emeviler veya Abbasiler devrinde İranlılardan öğrenildiği iddiası havada kalıyor.
Ayrıca bu kadar erken bir tarihte ithal edildiği söylenen söz konusu modele ulema zümresinin dahil olması için niye 11. yüzyılın beklendiğini izah edebilmek gerekiyor.
Gelgelelim, anılan tarihte Selçuklu devleti ile Abbasi hilafetinin ortodoksiyi tahkim etmeye yönelik girişimleri içinde bir kısım ulemanın görev üstlenmesi ve o süreçte Nizamiye medreseleri aracılığıyla ilim zümresinin kısmi özerkliğini büyük ölçüde kaybetmesi tarihi bir hakikat. (Belki hatırlayan vardır, 2019’da bu sütunlarda çıkan bir dizi “Cumartesi Yazısı”nda 11. yüzyıldaki mezkur gelişmeyi bugünkü din zihniyetinin oluşmasında kırılma noktası olarak işaret etmiştim.)
Ancak yine de “İslam dünyasının bugünkü sorunlarının tamamının sebebi” olarak 11. yüzyılda yaşanan bir hadisenin etkisiyle şekillenen din anlayışımızı göstermek için yeterli kanıtlardan mahrum olduğumuzu da söylemek zorundayız. Müslüman ülkelerin bugünkü siyasi, sosyal, ekonomik sorunlarının benzerleri -hatta aynıları- Müslüman olmayan Asya, Afrika, Latin Amerika ülkelerinde de görülüyor çünkü. Öyleyse bunların en azından “tek sebebi” sayılamaz mevcut din anlayışımız.
Yazarın savunduğu tezin merkezinde yer alan ulema kavramının kapsamının belirsizliği de ciddi bir problem. “Erdoğan’ın iktidarını ulema-devlet ittifakının bir örneği” olarak tanımlayan yazarın çalışmasında kavramın hem -mesela- Gazali gibi din bilginleri ve düşünürler için hem de günümüzün sıradan cami vaizleri için kullanılması doğru olmasa gerek.
“Diyanet uleması” tabiri de problemli. Devletin maaşlı memurlarından oluşan bir kurumu devlet ile ittifak yapan zümre olarak göstermek makul değil. Devlet ile işbirliği veya ittifak yapacak grubun veya zümrenin devlet dışı/sivil alanda özerk bir yapıya sahip olması gerekir. Aynı şekilde Osmanlı’da ulema-devlet ittifakından bahsedilmesi de anlamsız. Osmanlı uleması devletten ayrı bir toplumsal zümre değildi, bürokrasinin en önemli bileşeni durumundaydı. Yargı ve eğitim kurumları “ilmiye” denilen bu sınıfın uhdesindeydi.
Kitaptaki bir diğer problem de “İslamcı” kavramının keyfi kullanımı… Geçtiğimiz yıllarda Mısır’da “reform yanlısı” bir Müslüman aydını sokakta öldüren iki fanatikten “İslamcı” diye bahseden yazar, bir başka sayfada da “reform yanlısı” Türk düşünür Seyyid Bey’in “İslamcı olmadığı” iddiasında bulunuyor.
Anladığım kadarıyla Prof. Kuru “İslamcı” tabirini, literatürdeki anlamıyla belirli bir dönemin modernist düşünürleri ve aydınları için değil, tam aksine bu kesimin fikir çizgisinin karşısında yer alan bugünkü gelenekçi Müslümanlar için uygun görüyor. Ancak her halükarda bir kavram karmaşası ortaya çıkıyor.
Böylesine iddialı bir akademik çalışmada göze batan noktalar bunlar... Ancak yine de okumaktan zararlı çıkılmayacak bir kitap var karşımızda. En azından İslam tarihinde -veya Müslüman halkların tarihinde- yaşanmış “ilerleme” ve “gerileme” süreçlerini bir bütün olarak gözden geçirmiş olacaksınız. Yazarın bu hususta ortaya koyduğu sebep-sonuç tablosunu değerlendirmek size kalmış.
