Suriye’nin bir ucunda oyun içinde oyun

Suriye’de son üç gündür yaşananlara bakıldığında hemen herkesin yaptığı yorum aynı: 10 Mart mutabakatı çok büyük bir fırsattı SDG/PKK için. Kıymetini bilemediler. Peki, ne döndürdü onları bu yoldan? Çoğu gözlemciye göre, ABD ve İsrail’den gelen akıl çelici bazı mesajlar. “Direnirseniz daha fazlasını alabilirsiniz” mesajları…

Bu mesajları gönderenlerin amacı terör örgütünün bağımsız bir devlete dönüşmesi miydi? Pek öyle görünmüyor. Galiba birileri Şam yönetimini “belli bir süre” oyalaması için SDG’yi devreye soktu. Onlar da ne bölge dengelerini ne de küresel politik konjonktürü okuyamadıkları için “Bizim kara kaşımıza, kara gözümüze hayran bunlar” diye düşündüler. Akla ilk gelen açıklama bu.

Ama belki de öyle düşünmek -veya tabanı öyle düşünmeye yöneltmek- işlerine geldi. Çünkü Şam hükümeti ile varılan mutabakatın uygulanması demek aynı zamanda Türkiye’deki sürecin de uygulanması demekti. Örgütün ne Avrupa kanadı ne Kandil kanadı bunu istemiyor belli ki. Öcalan’a da açıkça karşı gelemediklerinden “Bir fırsat çıksın da bozalım bu oyunu” diye bir arayış içindeler başından beri.

Dolayısıyla örgüt yönetimi başka bir hesapla tutum belirlemiş olabilir.

Örgütlerde oluyor böyle şeyler… Yalnızca terör örgütlerinde değil, başka örgütsel yapılarda da, mesela, cemaatlerde de tarikatlarda da siyasi partilerde de iktidar aygıtını bir şekilde ele geçirmiş bulunan yönetici azınlık kritik süreçlerde kendi özel çıkarlarını genel çıkarların önünde tutabilirler. (Genelleme olmasın diye “mutlaka tutarlar” yerine “tutabilirler” diyorum.) Bu yaptıklarına da ideolojik bir gerekçe bulmakta zorluk çekmezler.

Hatta bazen aynı filmi tekrar tekrar izlersiniz, seyircinin tepkisinde yine değişen bir şey olmaz.

Gerçi Marks, “Tarihte önemli olaylar iki kere tekrarlanır” diyen Hegel’e ekleme yapmıştır: “İlki trajedi olarak, ikincisi komedi olarak…”

Herhalde bu yüzden seyrettiğimizin aynı film olduğunu anlayamıyoruz.

Bir önceki çözüm süreci 2013’te yine Öcalan’ın örgütüne “Silah bırak” çağrısıyla başlamıştı. Süreç tam belli bir aşamaya gelmişti ki PKK’nın Suriye kolu bu ülkedeki iç savaş hengamesinde ele geçirdiği toprakları 2014’te üç ayrı “kanton” olarak ilan etti. Sonrası malum… Örgütün bağımsız devlet hayalinin gerçekleşmesi ihtimali çözüm sürecini bitirdi… Ancak sonuçta her şeye rağmen kaybeden kendileri oldu.

Bundan bir yıl önce başlayan “üçüncü çözüm süreci” de eski bir filmin yeniden çevrimini izlediğimiz duygusu verdi kısa süre içinde.

İlk başta Amerikalılar Suriye’de federal bir yapıyı arzu etmediklerini söylerken fazla çatlak bir ses yoktu ortada. Hatta SDG yönetimi hem Öcalan’ın çağrısına uymayı hem de Şam’ın entegrasyon davetine katılmayı vaat ediyordu. 10 Mart Mutabakatı da böyle bir hava içinde imzalandı zaten.

Ne var ki bir süre sonra Amerikalılarda bir ağız değişikliği görüldü. Federasyon ve özerklik de olabilir gibi laflar etmeye başladılar. Bu arada İsrail de Dürzilerin, Nusayrilerin ve Kürtlerin ayrı birer devlet sahibi olmaları gerektiğini söylüyor, Sünni Arap aşiretleriyle çatışan Dürzileri korumak için başkent Şam’a bomba bile atıyordu.

Bu süreçte hava değişti. Örgüt ve çevresi için müstakil bir devlete sahip olma fırsatının yanında ne Türkiye’deki ne de Suriye’deki çözüm seçeneklerinin cazibesi kalmıştı.

Hava yalnızca Suriye’de değişmedi, Türkiye’de de değişti. Çözüm bağlamında “maksimalist talepler” gündeme getirilmeye başlandı.

Suriye’deki gerginlik havası buraya da ithal edildi. Bir önceki süreçteki “Kobani gündemi” gibi… Şam ile SDG arasındaki iktidar kavgasını kendi kamuoyuna “Kürtlere etnik temizlik yapılıyor” diye yansıtabilen örgüt burada örgütlüğünü yaptı ama iktidarın dili de yine problemliydi. Özellikle son dönemde bir kısım vatandaşlarının hassasiyetlerinin tahrik edilebilmesine istemeden yol açan bir dil kullanıldı. İç siyasetin yıpratıcı retoriği PKK’nın meşhur propaganda makinasına karşı etkili olamadı. Duygular ve algılar yönetilemedi. Neticede süreçten ümidini kesenler çoğaldı.

Bu sırada Suriye’de ise daha önce entegrasyona yeşil ışık yakan Mazlum Abdi, “Yüz bin kişilik ordumuz var, Şam’da ordu bile yok, nereye entegre olacağız” demeye başlamıştı.

Aslında bir kumar oynadı örgüt. “Büyük güçlerin” Suriye’de merkezi ve üniter bir rejim istemediği inancıyla dibini göremediği bir kuyuya attı kendini.

Söz gelimi Şam yönetiminin arkasında duran Türkiye, İngiltere ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin ağırlığının ABD’nin tutumunu ne ölçüde etkileyebileceğini öngöremediler. Söz gelimi İsrail’in Şam yönetimiyle sürdürdüğü müzakerelerde kendi elini güçlendirmek veya muhatabını zayıflatmak taktiği doğrultusunda ateşe benzin döküyor olabileceğini düşünemediler.

Milli şairimiz Mehmet Akif “Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi” diyor ya… Hiç ibret almadıkları ortaya çıktı. Yalnızca örgütü yöneten bir avuç muhterisin değil, “çözüm”den örgütten daha örgütçü olmayı anlayan kimi aydınlarımızın ve siyasetçilerimizin de…

YORUMLAR (16)
16 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.