Evrensel hukuk ilkesini rafa kaldırdığınızda neler olur?
Geçen gün bir haber dikkatimi çekti: Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu TMSF, Kasımpaşa spor kulübünü sessiz sedasız satmıştı.
Kasımpaşa, Turgay Ciner’in Ciner Holdinginin bir şirketiydi. Malum, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen Can Holding’le ilgili kara para soruşturması sırasında, Can Holding’e medya varlıklarını sattığı gerekçesiyle Ciner Holding’e çeşitli tedbirler uygulandı. Bunlar arasında holdingin kendisine, holdingin kimi önemli şirketlerine kayyum atanması da vardı.
Kasımpaşa işte bu kayyum atanan şirketlerden biriydi.
Bu soruşturma doğrudan Turgay Ciner veya şirketleriyle ilgili değil, esasen Can Holding isimli şirket ve patronlarıyla ilgili. Ama yine de Turgay Ciner’in şirketlerine, üstelik parasının tamamını henüz almadığı bir satış yüzünden tedbir uygulandı.
Söylendiğine göre Kasımpaşa’nın satılmasında kulübün sahibi Turgay Ciner’in de rızası vardı. Ama yine de bu iş tuhaf.
Çünkü bu satıştan kısa süre önce Ciner’in kayyum atanan bazı şirketleriyle ilgili kayyum kararları kaldırıldı ama Kasımpaşa için kaldırılmadı.
Ciner’in rızasıyla bile olsa Kasımpaşa’nın satışını da sonunda TMSF yaptı.
Oysa dediğim gibi daha ortada açılmış bir dava bile yok, bırakın mahkumiyeti.
Biliyorsunuz evrensel hukuk ilkesi, hakkında hüküm kesinleşene kadar herkesin masum olduğunu söyler. Buna “Masuniyet karinesi” adını veriyoruz. İddiaları kanıtlama yükümlülüğü savcıya aittir, prensip olarak kanıtlarda en ufak bir şüphe olsa bu durum sanık lehine yorumlanır.
Halbuki bu uygulama, yani böyle mal varlıklarını ve şirketleri satması masuniyet karinesinin hiçe sayılması anlamına geliyor. TMSF’ye göre böyle şirketler geçmişte suç geliriyle sahip olunmuş veya suç gelirlerinden yararlanmış, o yüzden artık kayyum tarafından emaneten yönetilir olmaktan çıkıp TMSF’nin mülkiyetine geçmişti ve fon da şirketi elden çıkarmıştı.
Bir şirketin veya bir mal varlığının kayyuma devredilmesi, onun sahipliğinin değiştiği anlamına gelmez. Kayyum, adı üzerinde emaneten ve o malı ya da şirketi korumak üzere orada bulunan kişinin adıdır. Görevi şirketin veya mal varlığının değer kaybetmesini engellemektir her şeyden önce.
Ama maalesef Kasımpaşa ne ilk ne de son örnek. Örneğin çeşitli suç iddialarıyla kişilerden alınan lüks otomobillerin polise tahsis edildiğini, polis aracı haline getirildiğini gördük daha önce. Oysa bu kişiler henüz mahkum olmamıştı.
Fon geçmişte de henüz hakkında mahkumiyet kararı çıkmamış şirketleri sattı.
Örneğin TMSF 10 gün sonra BankPozitif’i satacak. Bu bankaya da kara para aklama şüphesiyle el konulmuş, banka kayyuma devredilmişti. Ama henüz ilgili davadan karar çıkmadı.
Bir başka örnek, TMSF’nin Can Holding’e ait otelleri satışa çıkarması. Yine aynı durum var: Can Holding ve patronları hakkında daha dava bile açılmadı, bırakın onlar mahkum olsun.
TMSF bu satıları kendi kafasına göre yapmıyor elbette, elindeki yasadan güç alıyor. Ancak bu yasa dediğim gibi evrensel hukuk kuralına aykırı bir yasa. Dolayısıyla denetine girecek olursa Anayasa Mahkemesi’nden, o olmadı malı mülkü satılan bir kişinin başvurusu halinde AİHM’den dönecek kararlar bunlar.
Unutmayın, mülkiyet hakkı temel bir insan hakkı. Mülkiyet hakkının mahkeme kararları bile beklenmeden ortadan kaldırılması, Türkiye’de her şeyi, tapularımızdan şirketlerimize kadar her şeyi bir anda güvensiz duruma getirir.
Geçen gün Adalet Bakanı “Türkiye’de hukuk güvenliği var” diye övünüyordu ve bu cümlesine destek olarak da Türkiye’de kurulan yabancı şirket sayısındaki artışı gösteriyordu.
Sahiden var mı hukuk güvenliği ülkemizde?
ÖFKESİ BURNUNDA KATİLLER ÜLKESİ
Ankara’da araç muayene istasyonunda bir hiç uğruna dövülerek öldürülen polis memuru Melih Okan Keskin’in öldürülme anının videolarını izlediniz mi?
Muayene istasyonun bekleme alanında yürüyen polis memuruna o sırada istasyondaki kulvardan çıkan bir araç yaklaşıyor ve sonunda da hafifçe dokunuyor.
Melih Okan Keskin bunun üzerine aracı süren istasyon görevlisine tepki gösteriyor. İstasyon görevlisi yumruğu atıyor.
Daha o an Melih Okan Keskin’in çok sersemlediği görülebiliyor.
Tabii bu yumruk orada kalmıyor. Kısa süre sonra istasyondan çıkan bir grup polis memurunun etrafını sarıyor ve darp başlıyor. Linç gibi neredeyse.
Sonuç: Dövülen polis memuru beyin kanamasından hayatını kaybetti.
Buy öfke ve öfkeyi kontrol sorunu, bana soracak olursanız devasa boyutlarda bir sosyal yara artık.
Yan baktın diye öldürülen genç adamlar, trafikte aracın camına kafa atanlar, belindeki silahı çekip ateş edenler, sandığımızdan çok daha yaygın bu öfke hali ve öfkeyi kontrol edememe konusu.
Ne yapılır bilmiyorum ama devletten sivil topluma herkesin bu soruna bir çözüm araması gerek.
