İslam otoriterlik ve geri kalmışlık
Başlık, Ayrıntı yayınlarından çıkan Sayın Ahmet Kuru’nun kitabının adı.
Okumayı seven ve düşünmeye başlayan her Türk gibi Sayın Kuru da kendine, kritik belirleyici temel soruyu sormuş: Niçin Avrupa başardı ve Osmanlı Devleti dahil İslam Dünyası başaramadı?
Sayın Kuru yıllarca bu kitabın üzerinde çalışmış görünüyor; 52 sayfalık kaynakça kısmında bini aşkın kitap hakkında referans var.
Orijinali ingilizce olan bu ödüllü kitap 20’den fazla dile çevrilmiş; yazar bazı ülkelere gidip kitap hakkında konferanslar da vermiş.
Kitap Türkiye’de de ses getirdi; Sayın Birol Başkan, Sayın Mehmet Akyol ve Sayın Timur Kuran da kitabı değerlendirdiler.
Sayın Ruşen Çakır Medyaskop’ta Sayın Ahmet Kuru’yla gayet kapsamlı bir röportaj yaptı.
Bu kadar ilgiye mazhar olmuş bir kitabı görmemezlikten gelmek olmazdı çünkü ben de yazarın kendisine sorduğu sorunun benzerlerini kırk yıldır kendime soruyorum.
Geçici cevaplarımı, Aralık 2025’ten itibaren yazdığım yaklaşık on köşe yazısında* kısmen de olsa vermeye çalıştım; dolayısıyla Sayın Kuru’nun kitabına bigane kalamazdım.
Kitabın eleştirisine geçmeden önce İslam Dünyasının niçin başaramadığı ve Avrupa Dünyasının niçin başardığına dair şahsi görüşümü hatırlamak isterim.
İslam dünyasının iki çözülmemiş sorunu bugün de devam ediyor: Birincisi iktidarın barışçıl bir şekilde ve mekanik olarak devredilmesinin zorlukları…fakat bu yazıda, bu olguyla ilgilenmeyeceğiz.
İkinci ve daha önemli olan sorun da “Sermaye birikimi ve mülkiyet haklarına kayıtsız şartsız hukuki güvence sağlanamaması”dır.
Öte yandan, barışçı mekanizmalarla iktidarın devrini gerçekleştirebilen ve sermaye birikimi ile özel mülkiyete hukuki güvence sağlayabilen Hristiyan Batı pek çok şey başardı ve başarmaya devam ediyor.
Peki, Sayın Kuru yukarıdaki soruya nasıl bir cevap vermiş?
Kuru’nun Görüşünün Özeti (mealen): Devlet, 12. yüzyılda, tüccar ve filozofların aleyhine ulemayla ittifak yaptığı için başta iktisadi alanlar olmak üzere ilim, fikir ve sanat alanında önce duraksama yaşanmış sonra da gerileme.
Kitabın Temel Delili (mealen): ‘Filozofları kafirlikle itham eden Gazali’nin meşhur “Tehafütü’l Felasife” kitabının yarattığı terörle, özgür düşünce buharlaştı ve dini düşünceler, hayatın her alanını istila etti.’
[İtirazdan önceki Ara Görüş: İmam Gazali’den önce İslam Alimleri (mütekaddimin) genellikle “Mutezile’yi yanlışlayan” metinler yazarlardı.
Gazali’den sonra alimlerin (müteahhirin) eleştiri okları felsefecilere yöneldi: Ya Gazali benzeri Tehafüt kitapları yazıldı veya Fahrettin Razi’nin yolundan gidilerek İbn Sina’nın “El İşarat ve’t-Tenbihat” kitabı eleştirilirdi.
İster Tehafüt yazılsın isterse de El İşarat ve’t Tenbihat eleştirisi yapılsın fark etmez; önce, felsefenin eksiksiz bir şekilde öğrenilmesi gerekiyordu.
Bu gelenek yüzyıllarca sürmüş ve kendini ispatlamak isteyen İslam Alimlerinin çoğu felsefe öğrenmek zorunda kalmışlardı.
Zaten Gazali de İslami Düşüncenin temeline “burhan” kavramını yerleştirmişti.
Burhan demek “İsaguci” demektir; İsaguci demek mantık demek ve mantık da “düşüncenin grameri” demekti.
16. Yüzyılın sonuna kadar bütün dünya felsefi düşüncede, temel yöntem olarak “tümdengelim” yöntemini kullanırdı.
Tümdengelim yöntemini kullanan skolastik düşüncenin, Sokrates’ten (M.Ö. 399) Modern Felsefenin Kurucusu sayılan Descartes’a (M.S.1650) kadar geçen sürede iktisadi, sosyal ve siyasi gelişmişliğe katkı sağladığına veya sağlayabileceğine dair kesinleşmiş hiç bir bulgu yoktur.
Ancak durağanlığa yol açtığına dair çıkarımlar muhtemelen doğrudur.
Fakat bu esas değil bir yan konu olduğu için parantezi kapatıyoruz.]
Kaldığımız yerden devam edelim.
Başarısızlıkların sebebinin “devlet-ulema ittifakına indirgenmesi” ve sempton gibi görünen bu önermenin tek bilimsel bulgu olarak savunulması gerçekten şaşırtıcı.
Şaşırtıcı çünkü bu önermenin içerdiği öz, çok eski ve çok işlenmiş bir konudur ve dünyanın her yerinde ve her döneminde benzer semptomlar gözlemlenmiştir.
Örnekler: Şef-Büyücü, Han-Şaman ve Filozof-Kral ittifakı veya ikiliği gibi.
Kitabın bu tek ve belki de en önemli önermesini, biz de hiç olmazsa bazı boyutlarıyla ve tarihi bağlamlarda değerlendirmeye çalışacağız.
Soru: Devlet-Ulema İttifakı ne zaman yapılmış ve kimler arasında yapılmış?
Cevap: 12. Yüzyılın başında, Selçuklu Sultanları ve Veziriazam Nizamülmülk’ün, Nizamiye Medreselerini kurmasıyla bir devlet-ulema ittifakı “bir daha bozulmamak üzere” kuruluyor.
Bu devlet-ulema ittifakını, iki devletin ittifakı veya taraflar arasında sözleşmeye dökülmüş maddeler olarak değil; “amaçlar ve idealler konusunda bir fikir birliği” olarak okumak isabetli olur.
Aradan geçen yüzyıllar boyunca devletler yıkılıp devletler kurulmuş, eski ulema ölmüş ve yeni ulema zümreleri ortaya çıkmış fakat kitaba göre, devlet-ulema ittifak aynen devam etmiştir.
Selçuklular, Harzemşahlar, İlhanlılar, Akkoyunlular, Safeviler, Osmanlılar ve dünyanın dört bir yanındaki irili ufaklı İslam Devletlerin tamamında devlet-ulema ittifak hep devam etmiş.
Devlet-ulema ittifakının başlangıcında Nizamiye Medreselerinde Şafii Mezhebinin öğretilerine öncelik verilmesi ve felsefe eğitiminden uzak durulması kararlaştırılmış.
Sonraki yüzyıllarda ve başka coğrafyalarda devlet-ulema ittifakı Hanefiliğe de Şiiliğe de hatta Selefiliğe de uyarlanmış.
12. YÜZYILDAN ÖNCE DEVLET VE TOPLUM İLİŞKİLERİ
Peki Yazara göre 12. Yüzyıldan önce durum nasılmış?
Cevap: Kitaba göre ve mealen, ulema, devlet başkanlarına hizmet etmektense işkence görmeyi hatta hapse girmeyi bile göze alacak kadar özgüvenli ve bağımsızmış.
İlaveten; Ticari hayata müdahale edilmediği için ve tüccarlar toplumun itibarlı bir zümresini oluşturduğu için özgür düşüncenin hüküm sürdüğü müreffeh bir toplum varmış.
Örnek: Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik ve İmam Hanbel devletten gelen gelen kadılık tekliflerini hep red etmişler ve devletle aralarına hep mesafe koymuşlar.
Ulema böyle bir ittifakı kabul etmeyince, dini düşüncenin yerine bilim ve felsefe gelişmeye devam etmiş; ticaret ve refah artmış.
Felsefe, bilim ve iktisadi zenginlik bu dönemde dünyanın en ileri seviyesine ulaşmış.
İbn Sina, Farabi, Biruni, Ebubekir Razi ve Mutezile alimleri hep bu dönemde yaşamışlar.
Şehirliler, tüccarlar ve ulema arasında çok iyi ilişkiler varmış.
Ortam müsait olduğu için de, ulemanın bir kısmı bizzat ticaretle uğraşıyormuş.
(Not: Kitapta verilen bilgilerin neredeyse tamamı doğru. Birkaç küçük yanlış var fakat çok önemli değil. Mesela, Sivas’ta da kadılık yapmış olan Meraga kökenli Astronom ve matematikçi Kutbettin Şirazi’ye Tusi ve Nişaburi gibi Şii deniliyor halbuki Şirazinin lakabı El Şafii.)
DEVLET - ULEMA İTTİFAKI
Yazar, İslam tarihinde iz bırakmış ve kitaplarda değinilmiş neredeyse bütün konu ve gelişmelere değiniyor.
Olgu ve gelişmeler anlatıldıktan sonra yapılan değerlendirmeler ve elde edilen çıkarımların çoğunun bilindik çıkarımlar olduğu görülüyor.
Bazen bariz olgulardan, olgunun doğasının tersi çıkarımlar yapılarak okuyucu şaşırtılıyor.
Mesela yazar “Mihne” olayının dayatılmasını ve ilga edilmesini baştan sona kadar uzun uzun ve neredeyse eksiksiz bir şekilde anlatıyor fakat Mihne olayının hem dayatılma hem de ilga sürecini devlet-ulema ittifakı bağlamında değerlendirmiyor.
Hatırlanacağı üzere Mihne olayı, bir Mutezile görüşü olan “Kuran’ın Yaratılmışlığı” inancını, Halifelerin talimatıyla bilhassa sünni ulemaya, zorla hatta işkenceyle kabul ettirme olayının adıdır.
Bu işkence ve eziyetlere en büyük direnci Hanbeli Mezhebinin kurucusu İmam Ahmet bin Hanbel göstermişti.
Daha sonra Halife seçilen Mütevekkil, Mihne Olayını sona erdirmiş ve başta İmam Ahmet bin Hanbel olmak üzere bütün sünni alimleri hapisten çıkarmıştı.
Mihne olayından sonra devlet, bu defa tam tersi yönde, ehli sünnet uleması ile ittifak yapmış, büyük ölçüde Hanbeli Mezhebine geçmiş ve Mutezile Mezhebine mensup tüm alimleri işten atmış veya başkentten uzaklaştırmıştı.
Eğer bu Mihne Olayı ve sonrasındaki uygulamalar bir devlet-ulema ittifakı değilse diğer konuların ittifak olarak kabul edilmesi “zorlama” kategorisine girer.
ULEMA - DEVLET İTTİFAKI ÇOK DAHA ERKEN BAŞLAMIŞ
İmam Ebu Hanife’nin, Abbasi Halifelerinin önerdiği kadılık görevlerini kabul etmediği doğrudur; hatta işkence gördüğü ve bu işkencelerin etkisiyle kısa süre sonra öldüğü de doğrudur.
Bugün, Abbasi Halifesi ile Ebu Hanife arasındaki ihtilafın sadece kadılık görevinden kaynaklanmadığını biliyoruz.
Ebu Hanife, Halifelik hakkının Abbasilere değil Ehlibeyte ait olduğunu açıkça beyan etmiş ve siyasi açıdan, açıkça Hz. Ali’nin ahfadını desteklemiştir.
Açıktır ki, Ebu Hanife’nin Abbasi Halifeleriyle yaşadığı esas ihtilaf kadılık görevini reddetmesi olmayabilir; siyasi bir konu olan halifeliğin hangi ailenin hakkı olduğuna dair görüşlerinin keskinliği, bugünden bakınca daha isabetli görünüyor.
İmam Ebu Hanife, Hanefi Mezhebinin kutlu ve saygıdeğer kurucusudur, amenna.
Fakat İmam Ebu Hanife'nin mezheple ilgili görüşlerini kitaplaştıran ve Hanefilik Mezhebini toplum içinde tutunduran kişiler öğrencileridir: İmam Muhammed El Şeybani, Kadı Ebu Yusuf, Züfer bin Hüzeyl.
Ebu Hanife’nin iki öğrencisi devlette görev almış hatta devletin müslümanlar arasındaki meşruiyetini kurgulayan çalışmalar yapmışlardır.
12. Yüzyıldan önce İmam Şafii’nin de öğrencileri devlette görev almışlardır.
İbn Sina, Farabi ve Biruni gibi filozoflar da değişik devletlerde kamu hizmetinde çalışmışlar.
12. Yüzyıldan önce yaygın bir Devlet-Ulema ittifakı olduğunu ispatlayan daha pek çok örnek var; Sayın Yazar’ın bu dönemdeki devlet-ulema ittifakını görmezden gelmesinin sebebi doğrusu çok açık değil.
Şimdiye kadar anlattıklarımız bize net bir şekilde devlet-ulema işbirliğinin en yoğun olduğu dönemin, 12. Yüzyıldan önceki dönem olduğunu söylüyor.
DİN VE DEVLET İŞLERİ BİRBİRİNDEN AYRILIYOR
10 yüzyılda İslam Dünyasında ilk defa iktidar, Abbasilerin elinden çıkıyor ve hem Şii hem de Fars olan Büveyhilere geçiyor.
Devlet yönetimi Şii Büveyhilere geçmesine rağmen Halifelik, Sünni Abbasi halifelerinde kalmaya devam ediyor.
Böylece din ve devlet iki farklı kurumda organize oluyorlar; kadroları ve işlevleri ilk kez birbirinden ayrışıyor.
Din ve Devlet Ayrımını öngören bu ikili yapı, Büveyhileri yıkıp Bağdat’a girecek olan Selçuklular ve Harzemşahlar döneminde de aynen devam edecektir.
Harzemşahlardan sonra Bağdat’ı ve doğusundaki bütün şehirleri yerle bir eden Moğollar dönemi başlar.
Apaçık şekilde başlangıçta dinsiz bir halk olan Moğollar İslam coğrafyasının yeni hakimi olmuşlardı.
Moğollarla birlikte Halifelik, Bağdattan kaçıp Mısır topraklarına taşınıyor.
Hatırlayalım, Moğollardan önce de Haçlı Seferleri (1095 -1291) başlamış ve Kudüs dahil bütün Doğu Akdeniz Haçlıların eline geçmişti.
Bu dönemde İslam Dünyasında, bir varoluş endişesi başlamıştı.
İLHANLILAR
Moğol Devletinin ve Moğol Hanının akibetini, gökyüzündeki yıldızların hareketlerini inceleyerek tahmin edilebileceğini iddia eden müslüman alimlere, İlhanlılar, Tebriz kenti yakınlarında bir Rasathane kurar.
Meraga Rasathane ve Medresesinin başına da şii filozof Nasiruddin Tusi atanır.
Rivayet edilir ki bu rasathanenin maliyeti toplam vakıf gelirlerinin %10’unu aşmış.
Meraga Rasathanesi ve Medresesi o kadar başarılı oluyor ki adeta İslam Bilim geleneği yeniden diriliyor.
Soru: İlhanlılar döneminde, tüccar ve filozoflara karşı devlet-ulema ittifakı olduğu söylenebilir mi?
Cevap: Hayır.
Devlet- Ulema İttifakının dönemlendirilmesine dair son kanaat: İslam dünyasında, filozof ve tüccarlara karşı 12. Yüzyılda kurulan devlet-ulema ittifakının, İslam Dünyasını geri bıraktırdığına dair ortaya konan veri ve olgular ikna edici değil.
AVRUPA'DA DEVLET - ULEMA İTTİFAKI
Kitap, Avrupa’da 11. Yüzyılda üç alanda bir dönüşümün başladığını söylüyor.
Ben de bu üç madde bağlamında kendi görüşlerimi detaylandırarak İslam Dünyası ve Batı arasındaki karşılaştırmalara veri oluşturmaya çalıştım.
1) Katolik Kilisesi ile Kraliyet Otoriteleri arasında ayrım kurumsallaşmaya başlıyor.
Bir bakıma laiklik lehine din ve devletin birbirinden ayrıldığı ima ediliyor; değil.
Analiz ve Eleştiri: Avrupa’nın başarısı, Katolik Kilisesinin önce kendi statüsünü devletin statüsüyle eşitlemesi ve ardından da, bütün “devletleri ve devlet benzeri oluşumları mutlak boyunduruk altına alması”yla başlar.
Katolik Kilisesi 12. yüzyıldan sonra adeta uluslarüstü mutlak bir siyasi güç konumuna yükselir.
Bu gelişmenin “beklenmedik yan etkileri” Avrupanın gelecek yüzyıllardaki başarısının temellerini oluşturmuştur.
Bunun nasıl gerçekleştiğini adım adım irdeleyelim.
11. Yüzyıldaki Gregoryen Reformları öncesinde Papa’yı, Kardinalleri hatta mahalli Papazları bile Germen İmparatorları veya Fransız Kralı vs. atıyordu.
Katolik kilisesi, bizim bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığı gibi İmparatorluğun bürokratik bir şubesi benzeri bir işlev görüyordu.
11. Yüzyıldan sonra kilise, “Çift Kılıç Kuramı”yla devletler üzerinde kesin ve eksiksiz bir otorite oluşturdu.
Bu çift kılıç kuramına göre dini ve dünyevi otoritenin kaynağı Tanrıdır ve Tanrı bu iki kılıcı da Katolik Kilisesine vermiştir.
Böylece Katolik Kilisesi Kurumu, dini ve dünyevi bütün konularda Tanrının tek ve mutlak temsilcisi konumuna yükselmişti.
Tanrının (ruhban sınıfının) şartlarına uymaları şartıyla, Kilise, Tanrının dünyevi işlerini yerine getirmeleri için ikinci kılıcı krallara veriyordu.
12. Yüzyıldan sonra Papalığın onaylamadığı veya kutsamadığı hiçbir kral göreve gelemezdi gelse de uzun süre görevde kalamazdı.
Kilise, sözünü dinlemeyen devletleri dini hizmetlerden (vaftiz, günah çıkarma, evlilik, defin) mahrum ederek hizaya sokardı.
Mesela İngiltere 1200 -1208 arası dönemde bu hizmetlerden mahrum kalmış fakat daha sonra Kralın, Kiliseye boyun eğerek şartlarını kabul etmesi ve cömert bağışlarda bulunmasıyla bu hizmetlere tekrar kavuşmuştu.
Her şeye rağmen inat eden kralların üzerine Papalık, oluşturduğu Haçlı Ordularını sürerdi.
2) Şehir hayatı gelişmeye ve tüccar sınıf güçlenmeye başladı.
Analiz ve Eleştiri: Bu madde de birinci madde gibi lafzen doğrudur. Fakat ima ettikleri eksiktir.
Bu madde bir devlet-ulema ittifakı oluşmadığı için Avrupa'da güçlü bir burjuva sınıfı ve güçlü bir tüccar sınıfı oluştuğunu ima ediyor.
Katolik Kilisesi ekonomik açıdan çok güçlenmişti.
Kıta çapında ekilebilir arazilerin %10 ila %30’u Kilisenin mülkiyetine geçmişti.
Öyle ki, kıta çapındaki tahıl, şarap, bira ve dokuma ürünlerinin %20’sini Kilise Kurumu, üretiyordu.
Kilise mutlak siyasi gücü ele geçirince yaptığı ilk iş Kilise mallarının Tanrının malları olduğunu ilan etmesi oldu ve bu malları vergilendirilemez, devredilemez, müsadere ve yağma edilemez şekilde dokunulmaz ilan etti.
Zamanla “özel mülkiyet ve sermaye birikiminin her türü” de Kilise Malları gibi dokunulmazlık hakları ve hukuki güvenceler kazandı.
[Tartışma: Kilisenin aşırı miktarda servet sahibi olması üretkenliği düşürmüş olmalı; bazı bakımlardan Timur Kuran’ın Yollar Ayrılırken kitabında kavramlaştırdığı “Vakıf Kapanı” benzeri bir gerçeklik oluşmuştu.
16 yüzyılda gelişen protestanlık mezhebinin etkisiyle, Baltık Denizi kıyısındaki bölgelerde, Kilise malları özel sektöre satılmış ve bu servet devirleri sayesinde Protestanlarla, Katolik topluluklar arasında Protestanlar lehine belirgin bir gelişmişlik farkı oluşmaya başlamıştı.
Bazı Katolikler, Kilise mallarını devralmak için Fransız ihtilalini yani 18 yüzyılın sonunu beklemek zorunda kalacaklardır; bazıları hala bekliyor.]
3) Üniversiteler kurulmaya başladı ve bu, entelektüellerin gelişimi için kurumsal bir temel sağladı.
Analiz ve Eleştiri: Ticaretin gelişmesi ve sofistike bir hal almasıyla Kilisenin kontrolündeki mevcut eğitim sistemi, piyasanın istediği kalifiye eleman ihtiyacını artık karşılayamıyordu.
Taşıma uzmanları, lojistikçiler, depolama uzmanları, mühendisler, kadastro uzmanları, sözleşme hukuku uzmanları, muhasebeciler, vergi uzmanları, bankerlik elemanları, kredi tahsilatçıları, noterler, sigortacılar vs. gibi nitelikli eleman ihtiyacı her geçen gün artıyordu.
Piyasada oluşan bu nitelikli eleman ihtiyacını gidermek için önce Bologna’da sonra da diğer bazı Avrupa ülkelerinde, Skolastik yöntemlerle değil pragmatik ihtiyaçlara göre eğitim veren Kilise dışı özel üniversiteler açıldı.
Tabi ki üniversitelerden önce, ilk ve orta öğretim okullarının sayısı artmıştı.
Nitelikli eleman ihtiyacı ve ardından gelen eğitim faaliyetleri o kadar hızlanmıştı ki 16. yüzyılın sonunda Hollanda şehirlerinde okuma yazma bilenlerin oranı %60’a ulaşmıştı.
Zamanla, özel üniversiteler, ara eleman yetiştirmek amacını aştı ve doğaları gereği bilimsel devrimlerin ve epistemik gelişmelerin merkezi oldular.
Sayın Yazar’ın sonuçlardan sebeplere giden metodolojisinin, bu konular için en doğru metodoloji olduğunu düşünmüyorum.
Bütün bu açıklamalarımız gösteriyor ki bugün olumlu olarak nitelediğimiz gelişmeler Kiliseye rağmen değil Kilisenin izniyle veya dolaylı etkisiyle gerçekleşmiştir.
Kilisenin statüsündeki bu umulmadık, planlanmadık ve “beklenmedik yan etkiler” Avrupanın gelecek yüzyıllardaki başarısının temellerini atmıştır.
SON ELEŞTİRİLER
İslam kelimesi bir kavram olarak otoriterlik, geri kalmışlık, şiddet, yolsuzluk, hukuksuzluk kavramlarıyla birlikte kullanılması, bütün dünyada, artık kanıksanmış bir anlatıya dönüştü; bu kitap da içerik bakımından oluşan algıları ima ederek pekiştiriyor.
Her şey zıddıyla kaimdir.
İslam kavramının çağrıştırdığı olumsuz algıların karşısında, adeta otomatik olarak, ‘Hristiyanlık (ve/veya batı) demokrasi, gelişmişlik, barış, adalet, hukukun üstünlüğü kavramları’ sökün ediyor; böylece iyi ve kötü tarihlerin dual yapısı ortaya çıkıyor.
Sayın Yazar ‘bir din olarak İslam’ı bu olumsuzlukların sorumlusu olarak görmüyorum’ diyor fakat yazdıkları onu kuvvetle teyit etmiyor.
Yine de Sayın Yazara katılıyorum Hristiyanlık, Avrupa’daki gelişmenin kaynağı ve İslam da geri kalmışlığın sebebi değildir.
Tarihin oluşturduğu döngüler ve bu döngülerin ürettiği kurumlar hem olumlu hem de olumsuz yönde planlanmamış çıktılar (unintended consequences) üretebilir ve üretmiştir.
Bir bakıma Avrupa adeta yanlış yapa yapa gelişmişken İslam dünyası, selefleri olan Sasaniler, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Bizans’ın bilinen “maruf doğruları”nı uygulamaya çalıştıkları halde amaçladıkları gelişmişlik seviyesine ulaşamamışlardır.
Son söz: Dinlerin varoluş kaygısıyla ne önerdiği elbette önemlidir fakat kurumların, insanlara ve kuruluşlara çizdiği “mümkünlük haritaları” daha önemlidir.
*: Son 12 makalemi okumamış olanların hiç olmazsa aşağıdaki bu iki makalemi okumalarını öneririm:
https://www.karar.com/yazarlar/mehmet-ali-vercin/osmanli-ve-islam-dunyasi-nicin-basaramadi-1606357 ve https://www.karar.com/yazarlar/mehmet-ali-vercin/avrupa-nasil-basardi-bati-avrupa-iktisadi-cihan-1606377
