Dindar insan iftira atarak itibar suikastı yapar mı?
Hukukun, adaletin yok edildiği, insan onurunun örselendiği bir dönemi yaşıyoruz. Olup bitenleri insanlar, farklı bakış açılarıyla değerlendirebilirler elbette.
Açıkçası ben, Müslüman bir toplumda, yaşamak zorunda bırakıldığımız bu kabus dolu günleri, İslami kaynaklara bakarak değerlendirmek niyetindeyim.
Bu çerçevede Müslüman dünyanın hukuk ve adalet öncüsü olan, aklı önceleyen büyük İslam fıkıhçısı Ebu Hanife’nin rehberliğini önemsiyorum. “Bilmediğin şeyin peşine düşme, çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi bundan mesuldür.” (İsra, 17/36) ayetine işaret eden Ebu Hanife diyor ki: “Bu ayetle Allah, Rasülüne kesin bilgi olmadan zan ile konuşmak, herhangi bir kimseye iftira atmaya ruhsat vermemişken, nasıl olur da insanlar, kesin bilgileri olmadan zanla birbirlerine tecavüz eder ve birbirlerini ayıplarlar.” (el-Muallim el Müteallim, s.45-46)
İslami literatürdeki bu kurallara ve de uyarılara kim ne kadar uyar bilemeyiz ama bildiğimiz bir gerçek var ki inanan zihinler açısından bu kurallar bağlayıcıdır.
Biliyoruz ki bu dünyada yaptığımız zerrece iyiliğin de kötülüğünde öbür dünyada bir karşılığı olacaktır. Çünkü iyilikler de kötülükler de Allah tarafından kayıt altına alınmaktadır.
Ebu Hanife önce, ilahi kelamın şu mesajını hatırlatıyor: “Biz kıyamet günü adalet terazilerini koyacağız. Hiçbir kimse hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayacaktır. Hardal tanesi ağırlığınca olsa da biz onu hesaba katacağız. Bizim hesap görmemiz elverir.” (Enbiya, 21/47) Sonra da şöyle çarpıcı bir yorumda bulunuyor: “Bütün bunların aksini iddia eden kimse Allah’ı zulümle tasvif etmiş olur. Oysaki Allah zulmetmeyeceği hususunda kullarına güvence vermiştir.” (a.g.e, s.50)
İlahi kelamın bu mesajlarını, sadece öbür dünyaya işaret eden uyarılar olarak görmemek gerekiyor. Zira Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla gönderdiği mesajlar, esas itibariyle insanlar için daha yaşanabilir bir dünyanın inşa edilebilmesi için gönderilmiştir.
Evet insanlar bu dünyada yapıp ettiklerinin hesabını elbette öbür dünyada vereceklerdir. Ama bu Allah’la kul arasındaki bir meseledir.
Ancak ilahi kelamın gönderilişinin esas hikmeti, bu dünyadaki toplumsal nizamın, güvenliğin ve adaletin sağlanabilmesini temin içindir.
İlahi hitabın bu konudaki mesajı son derece açık…
“Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adâletle hükmetmenizi emrediyor.” (Nisa/58)
“Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin.” (Maide/8)
Görüldüğü gibi Allah yönetim makamında olanların da tek tek bireylerin de adaletli olmalarını, hakka-hukuka riayet etmelerini, kimseye zulmetmemelerini ve kinleri yüzünden insanlara düşmanlık yapmamalarını emrediyor.
Bu çerçevede, özellikle adalet konusunda sıkıntılı fetvaların bulunduğunu da belirtmek gerekiyor. Mesela bazı İslam uleması, zalim sultanlar karşısında toplumu teskin etmek için “Onlar öbür dünyada yaptıklarının hesabını zaten verecekler, onlara itiraz ederek fitne çıkarmayın, aksi taktirde devletin bekası tehlikeye girer” mealinde fetvalar vermişlerdir.
Kim ne derse desin, böyle bir tavır Allah’ın mesajlarına karşı açık bir isyandır. Çünkü ayetler, bu dünya için gönderilmiştir, öbür dünya için değil…
Eğer adaletli olmak, insan haklarına riayet etmek, zulmetmemek sadece öbür dünyayı ilgilendiren meseleler olsaydı, herhalde Allah bunca adalet ayetini gönderme ihtiyacı duymazdı.
Maalesef dini yorumlama konusunda geçmişimizden devraldığımız arızalı zihniyet yapısı, İslam toplumlarında despotizmi meşrulaştıran bir anlayışın önünü açmıştır. Ne yazık ki Müslümanlar olarak günümüzde yaşadığımız ahlaki kriz ve yozlaşma, dinin asıllarının etrafından dolaşarak üretilen bu tür fetvalar yüzündendir.
Bu zihniyet yüzündendir ki bugün, Müslüman dünyadaki bazı İslam uleması da adaletsizlikler karşısında suskun kalmakta, hatta yolsuzluk, usulsüzlük ve yalanı meşrulaştıran fetvalar verebilmektedirler.
Maalesef günümüzün dindarları, ilahi kelamda açık bir şekilde yasaklanan adaletsizliğe, haksızlığa, zulme ve iftiraya net tavır alamadıkları için bir bakıma Allah’a karşı başkaldırı suçuna ortak olmaktadırlar.
Keşke Müslümanlar, “Muhammedü’l-emîn” sıfatıyla anılan Hz. Peygamber’in bu vasfına yakışan bir şekilde, herkesin elinden, dilinden emin olduğu insanlar olmayı başarabilselerdi. Ama ne yazık ki günümüzün dindarları artık adaletli, merhametli ve şefkatli olmayı önemsemiyorlar...
