Ülkede adalet yoksullaşırsa halkın yoksulluğu kaçınılmaz olur
Hukuk, adalet, şeffaflık ve hesap verilebilirlik ilkelerinin bütün toplumlar için ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu her gün bıkmadan usanmadan yazmaya çalışıyoruz.
Ülkeyi yönetenler ise, bu değerlerden kaçmak için adeta yeni yöntemler icat ediyorlar. Oysa hukuk ve şeffaflık, sadece toplumun güvenliğini, huzurunu temin etmek ve refah standartlarını arttırmak için değil aynı zamanda iktidarın meşruiyetini de sağlayan değerlerdir.
Cumartesi günü halen Silivri’de tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı Ekrem İmamoğlu’nun mahkemedeki savunmasının son bölümünü dinledim. Sanki bir seçim meydanında gibiydi. Zaman zaman coşkulu ama aynı zamanda, kendisine bu muameleyi reva görenlere karşı da altı çizilecek ifadeler kullandı:
-Allah büyüktür, millet şahittir.
-Allah kimseyi sizin düştüğünüz bu duruma düşürmesin.
-Beni asla susturamayacaksınız, beni engelleyemeyeceksiniz, beni asla teslim alamayacaksınız.
Kuşkusuz İmamoğlu’nun savunma konuşması, manşetlik pırıltılı ifadelerin ötesinde toplumun farklı kesimlerine birlikte yaşama mesajları da veren bir özelliğe sahipti. Adeta hukuk manifestosu niteliğindeki bu konuşmayı aynı zamanda bir seçim beyannamesi ya da hükümet programı olarak da okumak mümkün.
Burada İmamoğlu’nun savunmasının özellikle hukuk ve adaletle ilgili bölümünden kısa bir alıntı sunmak istiyorum. Savunmasında sık sık bir “Türkiye hayali”nin olduğunu vurgulayan Ekrem İmamoğlu’nun şu ifadeleri son derece dikkat çekici:
“Hayalimizin kapısı adaletle açılacak. Çünkü adalet mülkün temeli. Devlet gücünün meşruiyeti de vatandaşın devlete güveni de adaletten doğar. Ekonomik yoksullukla adalet yoksulluğunun birbirini büyüttüğü bu düzeni değiştirmek zorundayız. Adalet yoksunluğunu bile aştık artık, adalet bitmek üzere. Vallahi billahi böyle bir sefil dönemi Türkiye hiç yaşamadı. Geçmişte de adaletle ilgili sorunlu yıllarımız çok fazla, sorunlu dönemlerimiz çok fazla ama bu kadar derinleşen, bu kadar göze parmak sokar gibi adaleti yerle bir eden, bunu da açık açık söyleyen bir düzen olmadı.”
Hiçbirimiz mutlu olmasak da ne yazık ki ülkede her geçen gün giderek derinleşen ‘adalet yoksulluğu’, milletin ekonomik anlamda yoksullaşmasını daha da büyüyen bir problem haline dönüştürmüş bulunuyor.
Bakın Türkiye 2018 yılından bu yana yaklaşık 9 yıldır kesintisiz derin bir ekonomik kriz yaşıyor. Bütün ülkelerde belli dönemlerde ekonomik krizler olur. Geçmişte Türkiye’de de benzer krizler yaşandı ama ülkede böylesine uzun süreli bir kriz ilk defa yaşanıyor.
2023 yılında Mehmet Şimşek’le birlikte rasyonel ekonomiye geçildi ama biz, bu modelin sonuçlarını hiçbir şekilde göremedik. Evet model yeniydi ama ‘siyaset mühendisliği’ marifetiyle ortaya konan icraatlar sayesinde, hukuk ve şeffaflık itibarsız hale getirildiği için ekonomik kriz daha da derinleşti ve fukaralık arttı. Yani Şimşek, rasyonel ekonomi için yola çıktı ama irrasyonel model aynen işlemeye devam etti.
19 Mart’ta Ekrem İmamoğlu, bir sahur vakti operasyonuyla gözaltına alınıp tutuklandı. Bir hesaplamaya göre bu operasyon sonrasında 45 milyar dolar rezerv yakıldı. Bakan Şimşek’in hesapları şaştı ve millet daha da fakirleşti.
Ama operasyonlar durmadı. CHP ‘butlan’la bir bakıma fiilen kapatıldı, doğal olarak hukuk bir kez daha yara aldı ve milletin fukaralığı daha da derinleşti.
Ve son günlerde öyle bir fırtınaya yakalandık ki hukukla birlikte memleketin milyarları da buharlaşıverdi.
Aralarında AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’nın, danışmanların, milletvekilliği, yöneticilik yapmış isimlerin, bakan çocuklarının, bakan yardımcılarının damatlarının da yer aldığı bir ekip, fonlar ve borsa üzerinden adeta bir ‘saadet zinciri’ oluşturarak milyarları ceplerine indirdiler.
Meselenin tek kelimeyle özeti; planlı, organize bir biçimde ve de kamu gücü kullanılarak 500 bin kişinin dolandırılmasıdır.
Düşünün ki bu ‘saadet zinciri’ ile milletin paraları ceplere indirilirken, sorumluluk makamında olan SPK müdahale etmeyerek göz yummuş, BDDK banka kurma, varlık yönetimi şirketi kurma gibi verilmemesi gereken izinleri vermiş, BİS ise gözünün önündeki bu dolandırıcılığı sadece izlemiş.
Şu ana kadar zincirin içinde yer alan bazı isimler şeffaf bir şekilde açıklanmadığı gibi, hukuki sürecin sağlıklı bir şekilde yürütüldüğünü söylemek de ne yazık ki mümkün değil.
Unutmayalım hukukun, adaletin buharlaştığı, şeffaflığın ve hesap verilebilirliğin olmadığı, fon dolandırıcılığına bulaşanlar ‘lekelenmeme hakkı’ ayrıcalığından yararlanırken, tutuklanıp hapse atılan muhaliflerin bu haktan mahrum bırakıldığı bir ülkede ekonomik kriz de milletin fukaralaşması da önlenemez.
