Federasyon denseydi sonuç farklı mı olurdu?

BM Genel Sekreteri’nin çağrısıyla geçtiğimiz hafta Cenevre’de bir araya gelen üç garantör ülke Dışişleri Bakanı ve toplum temsilcileri sıfatıyla GKRY ile KKTC Cumhurbaşkanları bir buluşmadan daha uzlaşmasız ayrıldı. Güven arttırıcı önlemler paketlerini, insani çözümleri ve Doruk Anlaşmalarını saymazsanız 1959’dan buyana değişen bir şey olmadı. Soruna yine çözüm bulunamadı, bulunma umudu ortaya çıkmadı. Sadece Türk tarafı yeni müzakere pozisyonunu kayda geçirdi, bıkkınlığını tescil ettirdi.  

Fakat süreç de sona ermedi. Genel Sekreter Gutteres iki veya üç ay içinde tarafları tekrar bir araya getireceğini söyleyerek ortak zemin arama çabalarını sürdüreceğini belli etti. Muhtemelen baskılar ve arabulucularla tarafların yakınlaşmasını sağlamaya çalışacaklardır. Türklerin mutlak egemenlikten vazgeçmesini, Rumların da merkezi yetkileri sınırlandırılmış bir federasyona razı olmasını isteyeceklerdir. 

***

Türkiye’nin ve KKTC’nin işi hiç kolay değil. Taraflarca 1977’de ima, 1979’da da kabul edilmiş, sonra BM’in pozisyonu haline gelmiş bir çözüm formülünü değiştirmek istiyorlar. Artık federasyon, daha doğrusu 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ne iki kesimlilik ilavesiyle katılım yerine iki egemen devletin bir araya geleceği, işbirliği yapacağı formülü konuşalım diyorlar.  

Üstelik de ayrılığın yasaklandığı 11 Şubat 1959 tarihli Garanti  Antlaşması’na ve BM Güvenlik Konseyi’nin 186, 541, 550 gibi kararlarına rağmen. Türkiye’nin birden çok sorunla uğraştığı, ekonomisinin iyi olmadığı, çok dostunun bulunmadığı, Rusya’nın, Amerika’nın, Fransa’nın statükoyu değiştirme olasılığının iyice zayıfladığı bir dönemde. Rumların ve Yunanistan’ın AB’yi arkalarına alacaklarını bilerek ya da en azından tahmin ederek.  

Diğer yandan haksız olduklarını söylemek de imkansız. Gali Fikirler Dizisini ve diğerlerini unutup başlangıç noktasını Annan Planı kabul etsek dahi 20 küsur yıldır süren bir müzakere sürecinden, üstünde konuşulmamış hiçbir formülün kalmadığı bir zeminden, uzlaşmaya yakınlaşıldığı anlarda masadan kaçan bir muhataptan bahsediyoruz. En çözüm yanlısı iki KKTC Cumhurbaşkanı’nın karşısındakileri ikna edemediği bir durum söz konusu olan. 

Ve ne yazık ki “ahlaki zemin” kazancı da sorunların çözümüne pek yardımcı olmuyor. Türkler ne kadar haklı, “ille de federasyon istiyorlar, başka bir şey demiyorlar” diye kimse onların haklarını savunmuyor, menfaatlerinden fedakarlık etmiyor. Toprağın, gazın, paranın, çıkarın olduğu, milliyetçiliğin yarıştığı bir yerde ahlakla siyaset pek fazla örtüşmüyor. 24 Nisan 2004 referandumundan sonra gördüğümüz gibi sözler verilse bile yerine getirilmiyor.  

Kaldı ki Türk tarafının söyleyecek yeni bir şeyi olmasaydı 2017’den bu yana sorunun çözümü için ciddi bir inisiyatif geliştirmemiş olan Genel Sekreter de bu kadar işinin arasında tarafları Cenevre’de toplayıp konuşmak, yeni bir müzakere zemin bulmak için uğraşmazdı. İngiltere bir plan üstünde çalışmaz, ortak zemin arayışı için en az bir toplantının daha düzenleneceği şimdiden ilan edilmezdi.  

Evet, Türk tarafının ve Türkiye’nin işi zor ama hiçbir şey yapmadan, hiçbir politika geliştirmeden, Rum tarafının iyi niyetini, günün birinde Türklerle eşit zeminde yeni bir ortaklık kurması için keyfinin yerine gelmesini beklemek de zor. Türkiye isteseydi bir bahane bulup Cenevre’de iki devletli çözüm yerine ona yakın bir şey talep edebilir, mesela egemenliğin kaynağı konusunda “akademik” bir tartışmaya girişebilirdi.  

Böylece hem Cumhurbaşkanı Tatar’ın seçim sözü yerine gelir, hem de zorluğa katlanılmazdı. Sorun bir süre daha idare edilebilir ve daha külfetsiz yönetilebilirdi. Sonuçsa bana kalırsa yine değişmezdi. Bazı iyi niyetli yorumcuların ve siyasetçilerin iddia ettiği gibi onlar mahcup olmaz, Türkiye ve Türk tarafı “federasyon olsun da nasıl olursa olsun” dese bile Rum tarafı 1963’den bu yana savunduğu temel tezlerinden vazgeçmezdi.  

Şimdi de vazgeçmeyeceklerinden şüphem yok. Bir kez daha AB ve ABD’yi Türkiye’nin karşısında konumlandırmaya, birlikte hareket ettikleri, sıfatı farklı olsa da ittifaklar kurdukları ülkelerle Türkiye’yi karşı karşıya bırakmaya çalışacaklardır. Bu yüzden iki devletli çözüm önerisi maksimalist pazarlık pozisyonu olsa dahi gereklerinin yerine getirilmesi için KKTC’nin ama özellikle de Türkiye’nin çaba göstermesi, yeni inisiyatifler geliştirmesi şart.  

***

Ben Türkiye’nin GKRY’ni kontrol altında tuttuğu topraklar üstündeki egemenliğiyle tanımak için en azından hukuki çalışma yapmasında, yaptırmasında, tanımanın ne anlama geleceğini tartışmasında yarar olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin Ankara Antlaşması’na Ek Protokole ilişkin 29 Temmuz 2005 tarihli açıklamasında sağlam bir zemin zaten mevcut. İstenirse o açıklamanın üçüncü maddesinden yola çıkılabilir.  

Tanınmasa da tanımayı konuşma GKRY üstünde ciddi baskı oluşturur. Türkiye’nin iki devletli çözüm konusunda samimi olduğunu gösterir. Yapılması gereken bir başka şey de KKTC’nin bağımsızlığını fiilen tanımak, iç işlerine karışmamayı ilke haline getirmek, geniş bir kesimde var olan Türkiye ile birleşme korkusunun yersiz olduğunu ispatlamak. Bir de bize yakın olan ülkelerin KKTC ile olan ilişkilerini derinleştirmeye, çeşitlendirmeye teşvik etmek… 

YORUMLAR (8)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
8 Yorum