Bir anlığına dünya ya da kaybolmaz güzel olan hiçbir şey
Ne çok yeni bina yapılmış. Bir yıl önce buralar moloz yığınıydı. Sanki madde değil zaman, beton değil gök çökmüştü. Henüz an an aydınlanıyordu ortalık. Sağ tarafa değil sol yöne gidin demişti kapıdaki görevli. Belli olmaz köpek ya da başka bir şey falan. Tamam, tam doğruca soldan gideceğim. Artık bahtımıza ne çıkarsa. Sağa sola güvenilmiyorsa ne yapalım? Kendimize hürmetten geri mi duralım? Madem bir duvar gibi yarılıp çatlıyor her şey kendimizi durmadan onaralım biz de. Çeki düzeni elden bırakmayalım. Aynanın karşısına geçmekten sudaki yansıya bakmaktan çekinmeyelim. Bir şehir de öyle değil mi? Sabahı ayna sayılmaz mı? Akşamı perde bilsek gün olup sahnesi açılmaz mı? Şehri insan yapan, insanı şehre açan an an değişen şeyler mi?
Soldan yürüdüm. Yapraklarını dökmekte sonuna kadar direnen fil yavrusu kulaklı incirler duvar üstlerinden baş uzatıyordu. Hemen onları zeytin dalları ve asma kakülleri izliyordu. İşte dedim kendi kendime, ilahi, ezeli üçlü, üzüm, incir ve zeytin. Nar hiç durur mu geride? Hele bu mevsimde yaralı çizgileriyle, şerha kabuklarıyla bir güzel kadın bileğine asılmış kalpten mucizeler gibidir onlar. Fakat acelem yok. Hiçbir canlıya, hiçbir ağaca ayrıcalık verecek değilim. Olur da o korkulan köpek bile çıksa, sessizce duracağım, senin toprağına adım atmış beni yaban, düşman, kötü sayma. Adımlarım seni korkutmasın. Duracağım öylece. Gerekirse köpürüp havlasın. Yorulacaktır. Köpek kendini göstererek gelir. Ya insanın kötülüğü, ondan akıp gelen. Belli belirsiz. Birden. Bazen çiçekle. Bazen kadifeyle. Tatlı ballı sözle. Yakınlık ve mesafesizlikle. Lügati yapılsa kağıt, dizini yapılsa kelime yetmez. Lakin onu da bilmeli. Neden, ne adına? Onu da tartıp ölçmeli.
Akdeniz havası Toros zirvelerine kadar sadece biteviye hava akınları düzenlemez. Peşinde bir dizi iklim etkisi de yaratır. Havayı yumuşatır. İnsanı gevşetir. Dağa saçları dalgalı delikanlı havası verirken ovaya pervasız bir tembellik duygusu aşılar. Belki de iki üç yıl önceki büyük yıkımın sebebi bu pervasızlıktı. Toprağa sokulan kuru dal bile yeşerip hayat veriyordu. Böyledir bu. Kolay çokça dikkatsizdir insan. Kolay insanı gevşetir. Kolay vaktin çatlağını büyütür. Kolay duvarın yıkımını kolaylaştırır. Hikayenin tadını bozar kolay. Yorulmanın getirdiği tatlı uykuyu elden alır. Fakat, bunca bina bunca ayağa kalkışı yapan da dünkü kolaycılar değil miydi? Başımızı sevmek için birinin onu duvara mı çarpması gerekirdi?
Herkes kendince bir terazi bulacaktır yaşadığına. Sadece alıp sattığını değil düşünüp duyduğunu da koyacaktır kefeye. Sonra kapıdaki görevlinin neden sola gidin dediğini tarttım içimde. Sanırım sağa gitsem daha çok yıkıntı görecektim. Umutsuzluk çökecekti üstüme. Ayağa kalkamamış, öylece yığılı kalmış duvarları görecektim. Henüz patlamamış gün bile saklayamayacaktı ortadakileri. Zeytini narı, inciri asmayı seçemeyecektim. Bu dört unsuru, dört Akdeniz anasır-ı erbaasını içime çekemeyecektim. Belki de karşıma çatlamış dev bir ayna çıkacaktı. O aynada kendimi bir o yanda bir bu yanda düşünecektim. Düşte gördüğüm varlığı hatırlayacaktım. Güzel başı iki baş sıyrılmıştı. İkisi de birbirinden güzeldi. ‘Sana kendini sevmeyi öğreteceğim’ demiştim istemsiz şekilde. Kulaklarında altın takılar. Bu sözle iki baş daha güzel bir başta birleşip güneş olmuştu adeta. Uyanıvermiştim peşinden.
Güneşin fısıltısını mı hissetmiştim bedenimde? Buraya gelirken yol boyunca neşe daha çok neşe. Neşveyi dölleyen ve hayat kılan neşe. Madem muhakeme var neden eksik neşe diye yapışmıştım varlığımın sağ ve sol yakasına. Şimdi geniş ve uzun caddedeydim. Birkaç taksi durakta bekleyen şaşkın birkaç cinsiyetini seçemediğim kişi gördüm. Önce sola, uca kadar gittim. Geri göndüm sağ kolla uzunca yürüdüm. Görevli sola gidin dedi ama sağ daha uzun sürdü diye mırıldandım. Sonra birden o çınar ağacının altında çivilenip kaldım. Başımı kaldırdığım yerde sayısız serçe bir büyük müzik icra ediyordu. Dalların gerisinde gökyüzünün derin koyuluğu teslim olmuştu bu müziğe. Nereden gelmişti bu kadar serçe? Uzakta, Akdeniz köpüklerinden mi yaratmıştı onları? Yoksa her biri şu incir, nar, üzüm ve zeytinlerin kanatlanmış hali miydi? Şehrin geleceğini böyle mi şakıyorlardı? Bir anlığına dünya, evren, zaman, hayat, iyi, heyecan güzellik adına ne varsa bu yaprakların arasında toplanmıştı. Sonsuza kadar sürsün istedim. Gün aydınlanmasın. Fakat ne mümkün?
Aynı yoldan geri döndüm. Kaldığım yere girecekken bana seslenen bir zeytin dalı hissettim. Yanına vardım. Mor siyahı iri meyvesinden bir adet kendisinden izin alarak kopardım. Bana bu şehirde yoldaşlık eden Erdal Temizyürek, ‘lezzetidir zeytinimiz’ dememiş miydi? Kekremsi ferahlığı beni kanatlandırdı bu sözün içinde. Kapıdan içeri girdim. Döndünüz mü diye sordu görevli. Kahvaltı birazdan hazır olur. Evet dedim, binlerce serçeyle döndüm. Bakın arkamdalar. Görevli gülümsedi. Çok şakacısınız dedi, gülümseyerek.
