Bir daha tekrar edilmeyen sabahlar...

Sağda solda mini su birikintileri donmuş. Çimenlerin üzerinde asabi bir kırağı örtüsü var. Kuşlar, en çok onlar hissederler havaya yayılan sertliği. Ötücü olanlar buldukları gedikte belki de zamanın çiçeklenmesini, güneşin yüz gösterip bütün şevkiyle yayılmasını bekliyorlar. Yine de çapkın bir sığırcık sürüsü upuzun çığlıklarla üzerimden patavatsızca geçti. En öndeki grup helezonlar çizerek geride gelenleri yekpare bir dans havasına soktu. Havada tülden bir perde varmışçasına kısa ve anlık gaga vuruşlarıyla sıyırıp ilerlediler. Uzakta sönük köpek havlamaları ucuna takılmak ister gibiydi bu şamatanın. Fakat bu gönülsüz havlamalarda biraz da uyuşuk bir ana gönülsüz dahil olma isteği vardı. Bir kurt görseydi bu sürüyü uzun uzun ulurdu. Bir böcek fark etse yuvasına kaçardı.

Nicedir ilk kez bu kadar düştüğünün görüyorum hava sıcaklığının. Eksi dereceyi görünce her şey kendini geriye doğru yeniden gözden geçiriyor. Vücudum birden ansızın cama çarpmışçasına sendeledi. Sanki sadece beden değil duyguları da savunmaya geçiyor dondurucu soğuk. Bir soru kıvılcımlanıyor kendiliğinden; soğuk havada yaratıcı yanlarımız da uyuşup kapanır mı? Sanat ve düşünce ılık havaya mı düşkündür? Ya tabiat, onun aklı zaman öncesi çalışmaya başlamış ve hiç durmamış bir saat gibi doğru mu gösterir her anı. Öyleyse bazı çiçekler neden kırılacaklar? Eksi derece onların suyunu acımasızca niçin boğacak? Ağaçlar, çalılar, dayanıklı çiçekler soğukla bilek güreşine tutuşsalar bile eksi derecede başlayan cenk seslerini hangi cihaz kaydedecek?

Çok şey uykuda şu an. Benim için bu saatte dışarıya çıkmak fiziksel hal olmanın ötesinde bir dinleme yöntemi. Kalabalığın ve çokluğun arasından sıyrılıp tekliğin toprağına basmak inceden inceye. Yeni yılın ilk sabahı daha ortalık aydınlanmamışken yataktan kalkıp dünyaya katılmanın hükmü park havuzlarının inceden donmuş yüzeylerinde daha bir aydınlanıyor. Dün gece her şey uyuşmaya ve unutmaya ayarlıydı. Nice zamandır taşınan ve taşındıkça ızdırap veren nice yük bir hamleyle yere indirildi. Sayıyla bir yıl daha bitti. Bir mağaranın ağzı taşla kapatıldı. Eski ile yeni arasına ipince çizgiler çekip buna inanan varlıklarız. Her yerde ve her zaman bir ölçü, tartı, sınır, süre istiyoruz. Kaybolup gidecek gibiyiz öteki türlü benliğimizin kuyusunda. Nehirlerin uzunluğunu, dağların yüksekliğini, göllerin derinliğini ölçüşümüz bundan. Fakat sıra insana gelince onun ne dibi bulunuyor ne bucağı. Yüksek gördüğümüz yerde ani alçalma derin sandığımız yerde şaşırtıcı sığlık. Ya da ummadığımız anda parlayıveren gözler. ‘Bir yaz kuşu benzeri iç çekişler’. Çekilen akıl kılıçları. Çocukların dünyayı sıfıra indiren gülüşleri, soruları…

Kırağıdan yürüyüp yeşil tonlu kır dalgasına uğramış çimenlere özellikle basıyorum. Aralarında envai çeşit ot yeşermiş. Domuz okları, kuzu kulakları, sığır dilleri, leylek gagaları, eşek marulları…Nedense hayvanlarla anılıyor çoğunun ismi. Sabah, tatlı pas grisi bir senfoni besteliyor onlarla. Kayıp vakitlerin sesleri kırık bir keman yayı olup gevşemiş. Nefesim dumandan kırağı olup düşüyor önüme. Belki görmediğim, seçemediğim pencere önlerinde erken uyanmış ihtiyarlar var. Yavaşlayan her şey göz çukurlarına doluyor yüzlerinde. Bulduğu her boş toprağa inşaat yapma sevdasına kapılmışların arasında savunmasız tabiat, ufukta yumaklanan ve erken sabahın göğsünü yarmaya çalışan bulutlarla birleşiyor. Hafızamda birden sonbaharda diplerine gazel dökmüş elma bahçeleri canlanıyor. Dallarda kurdun kuşun, yoldan geçip vakit şaşıranın hakkı birkaç elma tanesi kandil olup titriyor. İlahi Haldun Taner diyorum mırıldanarak sen değil miydin İstanbul’daki at kestaneleri çiçeğe durduğunda ‘kandillendiler’ diyen! Elmalar da kandillenir hem de top top.

Biraz daha, daha da ileriye adımlıyorum. Sanıyorum ki az önceki sığırcık sürüsü yakınlarda altın bir ülke olduğu bilgisiyle süzülmüştü üstümden. Aceleleri bundandı. İnsandan farkları birbirlerine çelme atmadan, omuz vurmadan yer kapma sevdasına düşmeden geçmeleriydi. O altın ülkede güneş daha erken doğar şu her şeyi sultası altına alan soğuğun alnı çatlardı. Hayır hayır, böyle iyiydi. Ne altın ülke hayali ne de başka bir şey. Kırağı basmış çimenler güzeldi. Üstlerinde adım attıkça sabahın yüzü aydınlanıyor bir daha tekrarlanmayacak yaşama şevki içi ferahlatıyordu. Hem boynu vurulmuş çiçek de yoktu. Geri dönmek imkansızdı yaşarken…Bir an bile…

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.