Gezgin, doğa bilimcisi, coğrafyacı, kaşif ve ötesiyle Alexander v. Humboldt hangisi?*
Tacarigua Gölü’nün güney kıyısını oluşturan dağlar zincirinin, bir anlamda büyük Llanos Havzası’nın veya Caracas Savanı’nın kuzey sınırını oluşturduğu ileri sürülebilir. Aragua vadilerinden bu savana inmek için Guigue ve Tucutunemo dağlarını aşmak gerekir. Meskun ve işlenmiş tarım alanlarıyla güzelleşmiş bu yöreden, engin bir ıssızlığa ve yalnızlığa geçilir. Kayaların görünümüne ve vadilerin gölgeliklerine alışan yolcu, ufka uzanır gibi duran ağaçsız bu savana, bu engin ovalara şaşkınlıkla bakabilir.’ Eğer bu satırların altında mesela J. Steinbeck’in ismini görsem yadırgamaz, romanlarından birinin giriş paragrafı pekala sayabilirdim. Hal böyle olunca okumakta olduğunuz kitabın hangi sayfada hangi türe dahil olduğuna karar veremezsiniz. Bir edebi metinle mi seyahatname ya da coğrafya kitabıyla mı başbaşa olduğunuzu tartar durursunuz. Alman doğabilimci ve kâşif Alexander von Humboldt, on sekizinci yüzyılın sonlarında Güney ve Orta Amerika’ya yaptığı yolculuğu bütün bu detaylarıyla yazıya farklı üsluplarla döker.
Avrupa’dan Yeni Dünya’ya akan sömürgecilik dahil pek çok amacı çarpıcı şekilde bu satırlara yansır kitapta. Oldukça pahalıya patlayan bu yolculuğun masraflarını kâşif kendisi karşıladığı için de dönemini adına özgürce yazılmış satırlara rastlanır. Fakat yine de Avrupa’nın bâkir dünyaya duyduğu iştah gözlenir her yerde. ‘İçimde deniz ve uzun seyirler tutkusunun gittikçe geliştiğini hissettim’ diyen Humboldt, ‘yabanıl görkemli ve değişik türlerdeki doğayı yakından görmekti’ amacım ifadesiyle kendi içini coşturan tutkuya parmak basar. Ayrıca yaşadığı yüzyılda ‘insanın henüz yeteneklerini gerçekçi biçimde değerlendiremediği bir dönemdeki düşüncelerinin yöneliminden’ söz açarak yolculuğunu daha felsefi bir zemine oturtmaya çalışır. Bilimsel idealini de ‘Yolculuğa çıkarken iki amacım vardı. Ziyaret ettiğim ülkeleri tanıtmak ve oldukça muğlak bir biçimde Dünya Fiziği, Yer Kuramı ya da Fiziki Coğrafya adı verilen henüz başlangıç aşamasındaki bir bilime ışık tutmaya yarayacak olguları derlemek’ diyerek çerçeveler. ‘Yeni Kıta’nın Tün-Gün Eşitliği Bölgelerine Yolculuk’ bilim dünyasına bu katkıları getirmiş midir bilmiyorum. Ne var ki on ciltlik toplam pek çok yönden ilginç veriler içeriyor.
Balıkçılların, allı turnaların, gece kuşlarının ve tür tür ağaçların, dağların, vadilerin bakir ortamının ilerisinde başka şeyler de olmalı. Söz gelimi Amerika ve Avrupa sömürgeciliğinin temel elementlerinden köleliğe nasıl bakıyor Humboldt? ‘Ruhun bazen öyle halleri olur ki, acı veren bir duygu, bütün yaşadıklarımıza karışır’ cümlesini kurmuş olması İspanyol Krallığının çok geniş ve korumacı haklarla donatılmış seyahat belgesi işin güç ve iktidar tarafını aydınlatır. Bu altın anahtarı nasıl kullanır o? Sonuçta ‘Avrupa’nın sömürge sistemini genişlettiği bir kıtanın içlerine, kendi hesabına yolculuk yapmaya girişen kişi’ durumundadır. İspanyol Amerikasında neler görmüştür? ‘Afrika halkları, siyah ırktan olanlar, karakterleri bakımından tükenmez bir hareket ve neşeye sahiptir. Hafta boyunca ağır işlerde çalıştıktan sonra köle , bayram günlerinde, müziği ve dansı uzun bir uykuya yeğ tutar. Bu umursamazlık ve uçarılık dolu karışımı mahkum etmeye kalkmayalım, yoksunluklar ve acılarla dolu bir yaşamın elemlerini yumuşatan budur.’ Humboldt, İspanyolları Avrupanın en uygar uluslarından biri saymakla beraber sömürgecilerin ‘denizlerin ötesinde, zenginlik hırsıyla insanın gücünü kötüye kullandığını’ söyler ve ekler; ‘Avrupa halkları tarihin her döneminde aynı karakteri göstermiştir. Papa X. Leo’nun asr-ı saadeti, Yeni Dünya’da en vahşi yüzyıllardan kalmış zulümlere sahne olmuştur. Amerika’nın fethinde ortaya çıkan dehşet verici tablo, günümüzde çok daha insani yasaların mevcudiyetine rağmen Afrika’nın batı kıyılarında hâlâ olup bitenler akla getirilince daha az şaşırtıcı geliyor insana.’ Yolculuğu kendi parasıyla yaptığı için mi yoksa vicdanı sebebiyle mi bilinmez ‘ İspanyollar anakaraya gelseler de bunu ya şiddet kullanarak ya da değişim yoluyla köle , inci, altın cevheri veya boya ağacı elde etmek için yapıyorlardı…Buna tutkulu bir din kardeşliği ve soylu bir görünüm kazandırmak istediler’ cümlesini kurmaktan da geri durmaz.
‘Zihni uğraşların yokluğunun nefis düşkünlüğüne yol açtığına’ inanır ayrıca Humboldt. Bunca tehlike ve maceraya, tehlikelerle dolu dağ ve denizlere, deprem ve mağaralara, ırmaklar, müzikler, sesler sesler boyunca merakla atılması bu sebebe bağlanabilir. Nedense pek yemeklerden söz açmaz yazdıklarında. Dünyanın hemen her bölgesindeki fiziksel ve kültürel değişimler hatırda tutulduğunda böylesine ayrıntılı bir metnin kendiliğinden fantastik bir atmosfere bürünür ayrıca. Devrin teknik ölçüm aletleri, havaya, suya ve tabiatın yapısına dair bilgiler eskiyebilir. Bana en çok yazarın insana dair gözlemleri ilgilendirdi kitapta. Misyonerlerin dediği gibi ‘genelde galip gelenin intikamı ve ölçüsüz bir iştahının sonuçlarıyla dolu’ bir dünyaya bakarken sıklıkla şikayet ettiği sivrisinek işkencesinden daha kalıcı bir yaraya işaret ettiğinin farkına vardım. Humboldt izdüşümleri günümüze dek uzanan dolaylı bir uygarlık tarihi sunuyor çünkü okura.
* Alexander von Humboldt. 1799-1804, Yeni Kıta’nın Tün- Gün Eşitliği Bölgelerine Yolculuk. -Zamandizinsel Anlatı- Yapı Kredi Yayınları. Çev: Ömer Bozkurt.
