Hakikati aramıyoruz, inandığımızı savunuyoruz
Pek çok insanın bir hakikat arayışı yoktur.
Çünkü inandıklarının, hakikatin ta kendisi olduğundan şüpheleri yoktur.
O yüzden de ömürlerini, –hakikatin değil- inandıklarını teyit edecek delillerin peşinde geçirirler.
Böyle birinin önüne, yıllardır savunduğu görüşün yanlış olduğuna dair güçlü kanıtlar koyun.
İlk tepkisi çoğu zaman sunulan bilgi ya da belgeyle ilgili olmaz.
Daha delile bakmadan, delilin kaynağını sorgular:
“Bu belgeyi kim yayımladı?”
“Bu kişinin niyeti ne?”
“Bunun arkasında hangi güçler var?”
Eğer kaynağı itibarsızlaştırabilirse mesele kapanır. Delilin içeriğine bakmaya gerek kalmaz.
Kaynağı çürütemezse ikinci savunma hattını kurar:
“Peki bu belgenin gerçek olduğunu nereden biliyoruz?”
“Bu bir montaj, bir yapay zekâ üretimi, bir algı operasyonu olamaz mı?”
Belgeyi şüpheli hâle getirdikten sonra üçüncü kaçış mekanizmasını devreye sokar:
“Benim bu bilgiyi araştırıp doğruluğunu teyit etmeye vaktim yok.”
Ve ardından asıl cümle gelir:
“O yüzden ben zaten inandığıma inanmaya devam edeceğim.”
İlk bakışta bu tavır irrasyonel görünebilir.
Oysa sosyal psikoloji bunun son derece sistematik bir zihinsel süreç olduğunu gösteriyor.
Çünkü insan zihni çoğu zaman hakikati değil, kimliğini korumaya çalışıyor.
Psikolojide buna motivasyonlu akıl yürütme deniyor.
İnsan, delillerden sonuca ulaşmak için düşünmüyor; ulaşmak istediği sonuca uygun deliller arıyor.
Bunu sağlamak için, kafasındaki hikâyeye uymayan hadiseleri ve bilgileri görmezden geliyor, devekuşu misali kafasını kuma gömüyor.
Buna bir de doğrulama yanlılığı ekleniyor: İnsan, inançlarını destekleyen bilgileri sorgusuz sualsiz doğru kabul ederken, aksi yöndekilere ise aşırı şüpheyle yaklaşıyor ve olağanüstü yüksek ispat standartları talep ediyor.
Bu, basit bir çifte standart değil. Zihnin kendini savunma biçimi.
Böylece yeni bilgi, eski inancı değiştirmek yerine onu daha da sağlamlaştırabiliyor.
İş bununla da bitmiyor.
Çünkü birçok inanç, aslında bir kimlik.
Bir siyasi hareketi, bir ideolojiyi, bir tarih anlatısını veya bir lideri savunmak bazen kişinin bizzat kendisini savunması demek.
Dolayısıyla inancın değişmesi, bir fikirden vazgeçmenin çok ötesinde, kişinin yıllarca kurduğu zihinsel dünyanın da sarsılması anlamına geliyor.
Yale Hukuk Fakültesi’nden hukuk ve psikoloji profesörü Dan Kahan bu durumu “kimlik koruyucu biliş” olarak adlandırıyor: İnsanlar, mensubu oldukları dini ya da seküler cemaatlerin inançlarıyla çelişen kanıtları, farkında olmadan reddetme veya görmezden gelme eğiliminde oluyorlar.
Sunulan delili kabul etmek, ait olunan grubun yanılmış olabileceğini kabul etmek anlamına geleceğinden, insan zihni değişime büyük bir direnç gösteriyor.
“Ben doğru düşünen bir insanım” inancı ile “Yıllardır bir yanlışa inanmış olabilirim” düşüncesi aynı anda taşınması zor iki yük.
Bu çelişkiyi çözmenin iki yolu var.
Ya inancınızı değiştireceksiniz ya da delili reddedeceksiniz.
İkincisi çok daha kolay.
Bu yüzden önce kaynağı ve niyeti sorguluyorsunuz.
Olmazsa belgenin doğruluğunu ve olası bir komployu sorguluyorsunuz.
O da olmazsa “araştıracak zamanım yok” deyip kaçıyorsunuz.
Dikkat ederseniz bunların hiçbiri delilin içeriğiyle ilgili değil.
Hepsi, delille yüzleşmeyi erteleyen savunma mekanizmaları.
Bu mekanizmalara başvurmanın bir nedeni de psikologların “bilişsel cimrilik” dediği eğilim: İnsan beyni, enerji tasarrufu yapmak amacıyla, karmaşık sorunları derinlemesine düşünmek yerine zihinsel kısa yollara, yani sezgisel yöntemlere ve varsayımlara başvuruyor.
Mevcut inancı korumak fazla zihinsel enerji gerektirmiyor.
“Doğruluğunu araştıracak vaktim yok” cümlesi çoğu zaman, vakit yetersizliğini değil, zihinsel maliyetten kaçınmayı ifade ediyor.
Belki de bütün bu tabloyu özetleyen en önemli gerçek şu:
İnsanlar çoğu zaman yanlış bilgiye inandıkları için delilleri reddetmiyorlar. Delilleri reddettikleri için yanlış bilgiye inanmaya devam ediyorlar.
Bu yüzden birçok anlaşmazlık bilgi eksikliğinden değil, kimlik savunmasından kaynaklanıyor.
Hakikatin önündeki en büyük engel cehalet değil.
İnsanın, kendisi hakkında kurduğu hikâyeyi değiştirmeye razı olmaması.
