Vahşetin çağrısı: İran-ABD-İsrail
S. Zweig insanlığın zaman zaman aklını yitirdiği anlardan söz eder. Ona göre medeniyet, insan doğasının üzerine gerilmiş ince bir kabuktan ibarettir. Uygun şartlar oluştuğunda bu kabuk kırılır ve altından eski, ilkel ve karanlık yüz yeniden görünür.
Tarih de bunu doğrular. İnsanlığın hikâyesi yalnızca ilerlemenin, bilimin ve medeniyetin hikâyesi değil. Aynı zamanda insanın insana uyguladığı şiddetin de tarihidir. Doğada kendi türüne karşı bu ölçekte sistematik ve kitlesel şiddet uygulama konusunda insan neredeyse benzersiz.
Şiddetin kökenine dair anlatılar insanlık kültürünün en eski metinlerinde de karşımıza çıkar. Habil ile Kabil hikâyesi bu anlatıların en sembolik olanı. Kabil kardeşini öldürürken muhtemelen kendisini haklı görüyordu. İnsanlık tarihindeki pek çok katliam da aynı zihinsel mekanizma içinde gerçekleşmiştir: Fail kendi gözünde her zaman haklıdır.
Toplumlar çoğu zaman kendi krizlerini bir günah keçisi üzerinden çözmeye çalışır. Bir suçlu figür yaratılır ve kolektif öfke onun üzerine yöneltilir. Böylece şiddet yalnızca mümkün değil, aynı zamanda “gerekli” hale gelir.
Bugün yanıbaşımızda cereyan eden şiddet sarmalı karşısında nasıl bir tavır alacağımız konusunda çoğumuzun zihni bulanık. Çünkü çoğumuz olaylara objektif bakamıyor, aidiyetlerimiz bizi yönlendiriyor.
Din, mezhep, etnik kimlik, ideoloji, politik sadakat…
Bu durum yeni değil. H. Arendt’in totalitarizm analizleri, modern insanın çoğu zaman düşünmek yerine kendisine verilen düşünme kalıplarını tekrar ettiğini gösterir. İnsanlar çoğu zaman düşünmez; yalnızca kendilerine verilen düşünceleri tekrar eder.
Bir bakıma aklımızı başkalarına kiraya veririz.
Bu sadece bize özgü değildir. İsrail’deki Yahudi toplumunun önemli bir kesiminde de, ABD’deki milyonlarca insan arasında da benzer bir zihinsel mekanizma işler. İnsanlar çoğu zaman kendilerine verilen anlatının izin verdiği kadarını görürler.
Propaganda, medya çerçevelemesi ve kolektif hafıza gerçeğin hangi kısmının görünür olacağını belirler. Nitekim gözümüzün önünde yaşanan bir savaş hakkında bilgilerimiz inanılmaz derecede sınırlı…
HHH
Görünürde insanlığın en hassas noktası kadınlar ve çocuklar. Fakat tarih bunun çoğu zaman böyle işlemediğini gösterir.
Savaşların en büyük mağdurları daima kadınlar ve çocuklar oluyor. Kadınlar çoğu zaman savaşan erkekler için ganimet ya da vaat olarak görülürken, çocuklar ise geleceğin potansiyel düşmanları olarak algılanmıştır.
Nazi Almanyası bunun en trajik örneklerinden birini sundu. Yahudiler yalnızca bir topluluk değil, bir “tehdit” olarak tanımlandığında çocuklar da bu tehdidin parçası sayıldı. Ölüm kamplarında çocuklar ayrılmadı; çünkü onlar “geleceğin Yahudileri” olarak görülüyordu.
Z. Bauman’ın gösterdiği gibi modern soykırım yalnızca nefretin değil, aynı zamanda bürokratik rasyonalitenin de ürünüdür.
Tarihin ironisi ise şudur: Kurbanın failleşmesi…
Bugün Orta Doğu’da yaşanan çatışmalarda bazı İsrailli çevrelerin Filistinli çocukları potansiyel bir tehdit olarak görmesi, tarihin trajik döngülerinin ne kadar kolay yeniden üretilebildiğini gösteriyor.
İnsanlığın kadim hastalıklarından biri olan şiddet özellikle kabile toplumlarında en açık biçimde görülür. Bozkır toplumlarında veya erken dönem kabile savaşlarında sık rastlanan bir kural vardı: düşmanı son ferde kadar yok etmek.
Bunun gerekçesi basitti: Hayatta kalabilecek son kişi yarın intikam alabilir. Nitekim tarih bu tür mitoslarla dolu.
Antropologların gösterdiği gibi erken dönem toplumlarda şiddet çoğu zaman hayatta kalmanın bir parçasıydı. Töre, hukuk ve din gibi kurumlar ise bu şiddeti sınırlamak için ortaya çıktı.
HHH
Fakat burada unutulan bir gerçek var: Tarih sürekli ileriye doğru akmıyor, ileri ve geri gidişlerle dolu. Bazen yıldızların parladığı dönemler olurken, bazen de karanlık çöker. Zweig’in anlattığı Avrupa bir zamanlar kendisini tarihin zirvesinde görüyordu. Ardından iki dünya savaşı geldi ve milyonlarca insan öldü.
Bugün İsrail ile ABD’nin hiçbir ahlaki kurala tabi olmadan başlattığı İran saldırıları karşısındaki kafa karışıklığımızın bir nedeni de budur.
Konforumuzu kaybetmek istemiyoruz. Bu yüzden nerede duracağımızı bilemiyoruz.
İnsanoğlu kendi konfor alanını tehdit eden durumlar karşısında empati üretmekte pek de mahir değil. Bunun küçük bir örneğini yakın geçmişte gördük.
Venezuela lideri Maduro’ya yönelik Türkiye’deki güçlü sempati dalgasını hatırlayalım. Konfor alanımızın çok dışında olduğu için çoğumuzun zihninde bir tereddüt oluşmamıştı.
Fakat mesele yanı başımızda olduğu, bizi doğrudan ilgilendirmeye başladığında ise aynı berraklığı korumak daha zor hale geliyor.
Tarihin bize öğrettiği rahatsız edici bir gerçek var. Şiddet yalnızca barbarların yaptığı bir şey değil. Şiddet, uygun şartlar oluştuğunda medeniyetin içinden de doğabilir.
Komşular komşuları öldürebilir. Doktorlar ölüm listeleri hazırlayabilir. Öğretmenler çocukların hangi kamplara gönderileceğine karar verebilir.
Holokost, Ruanda, Bosna ve benzerleri bize bunu defalarca gösterdi. İnsanlık her seferinde aynı yanılgıya düşüyor: “Biz bunu yapmayız.”
Oysa tarih tam tersini söylüyor. Vahşetin çağrısına meylimiz sandığımızdan da çok fazla ve o çağrıya kapılmamak sanıldığı kadar kolay değil…
