Yüzsüz bir bebek, hissiz bir dünya zamir üzerinden savaşın sosyolojisi

Hakan Günday’ın Zamir adlı romanı, daha ilk sayfalarında okuru sarsıcı bir sahneyle karşı karşıya bırakır. Bir mülteci kampında patlayan bomba, altı günlük bir bebeğin yüzünü paramparça eder. Kampta sağlam kalan tek ameliyathanede saatler süren bir operasyon gerçekleştirilir. Bebek hayatta kalır; ancak artık belirgin bir yüzü, mimikleri ve hatta gözyaşları yoktur.

Bu sahne yalnızca bireysel bir trajedi değildir. Bu, modern dünyanın yüzünü kaybetmesinin alegorisidir.

Ameliyatı yapan doktor Asbjörn için o gece bir kırılma anıdır. Kendisine hediye edilen bir şişeyi açar ve o andan itibaren hayatı geri dönülmez biçimde değişir. Yıllar sonra o kararı şöyle anlatır: “O zamanlar içki içmezdim. Ama o sabah bir şey oldu. Ameliyattan çıktığımda tamamen uyuşmuştum. Her yerim uyuşmuştu. Aklım, ayaklarım, burnum, her şeyim... Ve o an çok korktum. O uyuşmanın bitmesinden korktum. Onun için de... İşte o hissizlik devam etsin diye... Açtım o şişeyi, diktim kafama... Sonra bir baktım, yıllar geçmiş ve ben günde iki litre viski içiyorum. Sonunda becerdim alkolik olmayı. İşe de yaradı bence. Çünkü hâlâ hiçbir şey hissetmiyorum... Sadece... Günün o ilk yudumu var ya? ilk yudumu aldığım an... İşte o anı öyle bir hissediyorum ki! Öyle istiyorum ki o ilk yudumu, bir an için bu dünyayla aramda gerçek bir bağ varmış gibi geliyor. Birkaç saniyeliğine de olsa, neredeyse mutlu bile oluyorum!”

İçkiye yönelişi, acıyı bastırma çabasıdır. Zamanla ailesini, mesleğini ve benliğini kaybeder; günde iki litre viski içen bir alkolik hâline gelir.

Onun sözleri, yalnızca bireysel bir çöküşün itirafı değildir; aynı zamanda çağımızın ahlaki krizine dair sert bir teşhistir. Asbjörn, bir cerrahın “fazla hissetmemesi” gerektiğini söylerken çarpıcı bir benzetme yapar: “Fazla hissediyordum çünkü. Fazla düşünüyordum. Oysa herhangi bir devlet başkanı kadar umursamaz olmalı bir cerrah. Kesinlikle olmak zorunda! Ne bileyim, bir yerlerde savaş çıkarmış herhangi bir devlet başkanı gibi olmalı mesela. Tam da o başkan gibi şunu kendine rahatlıkla söyleyebilmeli: Düşünme o suratı yanmış bebekleri. Ayağı kopan, bağırsağı parçalanan o bebekleri düşünme. Sen işine bak! Düşünme hiçbirini! S.kt.r et o bebekleri!”

Bir cerrah, savaş kararı veren bir devlet başkanı kadar umursamaz olmalıdır. Yanmış yüzleri, kopmuş uzuvları düşünmeden işine devam edebilmelidir.

Bu ifade, modern siyasal düzenin soğukkanlılığına yönelik keskin bir eleştiridir. Alman sosyolog Max Weber, devleti “meşru şiddet tekeline sahip yapı” olarak tanımlar. Ancak 20. yüzyılın yıkıcı deneyimleri -özellikle II. Dünya Savaşı- bu meşruiyetin sınırlarını trajik biçimde göstermiştir. Bürokratik mesafe arttıkça sorumluluk hissi azalır; kararlar insani yüzlerinden arındırılır.

Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı tam da burada anlam kazanır. Büyük felaketler çoğu zaman şeytani tutkularla değil, düşünmeden itaat eden sıradanlıkla gerçekleşir. Asbjörn’ün hissizleşme arzusu ile siyasal iktidarların empati yoksunluğu arasındaki paralellik, romanın en güçlü sosyolojik katmanını oluşturur.

Bugün dünya, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan görece dengeli yapısını büyük ölçüde yitirmiş görünmektedir. Diplomasi yerini giderek daha sert güç gösterilerine bırakmakta; uluslararası hukuk çoğu zaman güçlü olanın yorumuna indirgenmektedir. Küresel siyasette yükselen popülist ve milliyetçi dalgalar, 1930’ların karanlık atmosferini hatırlatan bir psikoloji üretmektedir.

ABD Başkanı Trump bir Orta Çağ kralı gibi sadece gücüne güvenerek sağa sola saldırıyor. İsrail konusunda ise artık tartışmanın hiçbir anlamı yok. İsrail bölgemiz için gerçek bir tehdit ve iş sadece Netanyahu’nun katil ruhlu olmasını çoktan geçti. Üzülerek görüyoruz ki İsrail halkının büyük bir kısmının Netanyahu’dan hiçbir farkı yok. Bu ruh halini daha önce de Almanlarda görmüştük.

Bu noktada romanın alkol metaforu da dikkat çekicidir. Asbjörn, günün ilk yudumunu arzuladığı kadar yaşamı arzulamayan insanın hayatta olmayı hak etmediğini söyler. Bu söz, bağımlılığı varoluşsal bir düzleme taşır. İnsan çoğu zaman hayatın değerini ancak onu kaybetme eşiğinde fark eder. Oysa savaşın ortasında doğan bebek, belki de ilk nefesinde bunun bilincindedir ve insanlık kendini ölümle sürekli sınıyor ama hep kötü anlamda.

Zamir, yüzü olmayan bir bebek üzerinden yüzünü kaybeden bir dünyayı anlatır. Travma bireyseldir ama aynı zamanda kolektiftir. Roman, okura şu soruyu yöneltir: Hissizleşmeden yaşamak mümkün müdür?

Ve belki daha önemlisi: Güç çağında insan kalabilmek hâlâ mümkün mü?

YORUMLAR
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.