Başkanlık sistemini yeniden sorgulamak
Başkanlık sistemi Türkiye siyasetinin gündemine son yıllarda girmiş bir model sayılmaz. 1960’lardan itibaren, özellikle yürütmenin zayıfladığı iddiasının öne çıktığı her siyasal kriz döneminde bu sistem bir çözüm ihtimali olarak dolaşıma sokuldu. 27 Mayıs sonrasında kurulan anayasal düzen, yürütmeyi sınırlayan ve yasamayı güçlendiren bir denge arayışı taşısa da kısa sürede “istikrar” tartışmalarının hedefi hâline geldi. 1961 Anayasası’nın özgürlükçü ve çoğulcu yapısı, siyasal sorunların kaynağı olarak okunmaya başlandı. Sorunun, siyasal kültürden ve temsil mekanizmalarından ziyade, yürütmenin güçsüzlüğünden kaynaklandığı varsayımı giderek yaygınlaştı.
1970’li yılların koalisyonlar dönemi bu eğilimi güçlendirdi. Kısa ömürlü hükümetler ve Meclis içi pazarlıklar, yürütmeyi güçlendirme fikrini neredeyse tartışmasız bir reçeteye dönüştürdü. Başkanlık sistemi bu yıllarda doğrudan benimsenmedi, ancak siyasal istikrarsızlığın çözümü olarak sıkça dile getirildi. 12 Eylül sonrasında kurulan anayasal düzen bu arayışı kalıcılaştırdı. 1982 Anayasası’nın tahkim ettiği merkeziyetçi yapı, güçlü liderlik ve hızlı karar alma vurgusuyla başkanlık sistemine giden düşünsel zemini genişletti.
Başkanlık sistemi, Türkiye’nin kendi cumhuriyetçi birikiminden süzülerek ortaya çıkmış bir yönetim modeli olarak şekillenmedi. Osmanlı modernleşmesinin erken evrelerinden itibaren siyaset, merkezinde Meclis bulunan bir hat üzerinden gelişti. Tanzimat’tan Meşrutiyet’e, oradan Millî Mücadele yıllarına uzanan çizgide siyasal meşruiyet, şahıslardan çok temsil fikri etrafında kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti de bu tarihsel sürekliliğin içinden doğdu. Kurucu irade, tek bir liderin kararıyla değil, Ankara’da toplanan Büyük Millet Meclisi’nin siyasal tasarruflarıyla cumhuriyeti inşa etti. Egemenliğin kaynağı olarak Meclis’in işaret edilmesi, yalnızca dönemin koşullarının sonucu sayılmaz. Bu tercih, uzun bir parlamenter hafızanın cumhuriyet formuna tercüme edilmesiydi.
Bu arka plan, başkanlık sisteminin Türkiye’de neden “etkinlik” söylemiyle meşrulaştırıldığını da açıklar. Siyasal sorunların kaynağı, kurumsal işleyiş ya da temsil mekanizmaları yerine, karar süreçlerinin yavaşlığı olarak tarif edildi. Montesquieu’nün kuvvetler ayrılığı anlayışı, gücün farklı odaklara yayılması ve bu yolla sınırlandırılması üzerine kuruludur. Siyasal denge, kararların çabukluğundan çok denetlenebilirliğiyle kurulur. Gücün merkezde yoğunlaştığı düzenlerde hareket artabilir ancak bu hareket denge üretmez, kırılganlığı derinleştirir.
Amerika Birleşik Devletleri’nde başkanlık sistemi, güçlü ve tarihsel olarak kökleşmiş eyalet yapıları üzerine kuruludur. Vergi, eğitim, güvenlik ve yargı gibi temel alanlar büyük ölçüde yerel düzeyde şekillenir ve başkanın yetkileri sürekli karşı ağırlıklarla sınırlandırılır. Vladimir Putin ise başkanlık yetkilerini pekiştirirken otonom cumhuriyetlerin, oblastların ve krayların siyasal yetkilerini sistematik biçimde budadı. Bölgesel özerkliğin daralması, merkezi iktidarı güçlendirdi ve bu süreç sertleşmiş, kırılgan ve merkez bağımlı bir siyasal düzen üretti.
Türkiye’de başkanlık sistemine geçiş, bu kuramsal ve tarihsel denge mekanizmalarını üretmeden gerçekleşti. 1982 Anayasası’nın zaten güçlü olan merkeziyetçi yapısı, 2017 sonrasında daha da yoğunlaştırıldı. Yerel yönetimlerin siyasal ve mali kapasitesi genişletilmedi, karar alma süreçleri yerelleştirilmedi, yetki yürütme erkinin merkezinde toplandı. Kısa vadede bir “hız algısı” oluştu, kararların daha çabuk alındığı izlenimi doğdu fakat bu hız siyasal etkiye dönüşmedi.
Yasama organı, kamusal politikaların çerçevesini belirleyen ve uzlaşma üreten bir merkez olma niteliğini kaybetti, Meclis yürütmenin çizdiği sınırlar içine sıkıştı. Yargı denetimi zayıfladı, hukuki öngörülebilirlik aşındı. Bürokrasi, inisiyatif alan ve devlet aklı üreten bir idari yetkinliği yitirdi. Yerel yönetimler sorumluluk taşıyan fakat karar yetkisi sınırlı yapılara dönüştü. Bu tıkanma siyasetle sınırlı kalmadı, ekonomik politikalar sık yön değiştirdi, yatırım ortamı güven üretmekte zorlandı. Dış politika uzun vadeli strateji yerine kişisel diplomasiye dayalı dalgalı bir çizgi izledi, kamu yönetimi ise kendi hatalarını düzeltecek geri besleme mekanizmalarını büyük ölçüde kaybetti.
Parlamenter sistem kusursuz bir model sunmaz, ancak siyasal çoğulculuğu ve uzlaşmayı yapısal olarak teşvik eder. Yürütmenin parlamentoya bağımlı olması, siyasal gücün sürekli denetlenmesini sağlar. Hükümetler düşebilir, koalisyonlar dağılabilir, ancak bu krizler rejimi felce uğratmaz. Parlamenter sistem, siyasal hataların sistem içinden onarılmasına imkân tanır. 1960’lardan 1990’lara uzanan Türkiye deneyimi, tüm aksaklıklarına rağmen parlamenter yapının siyaseti tamamen kilitlemeden ayakta tutabildiğini gösterir. Belçika örneğinde olduğu gibi, aylar hatta yıllar boyunca hükümet kurulamayan durumlarda bile parlamenter rejim, devleti ve kamusal işleyişi sürdürebilir.
Türkiye’nin temel sorunu, anayasal modelden önce, kaynaklarıyla hedeflerini dengeleyemeyen bir siyasal elit sorunudur. Başkanlık sistemi bu sorunu çözmedi, onu merkezileştirerek büyüttü. Bugün tartışılması gereken soru, hangi sistemin daha güçlü olduğu değildir. Asıl soru, hangi sistemin gücü sınırladığı, hataları görünür kıldığı ve siyaseti yeniden toplumsal uzlaşma üretebilir hâle getirdiğidir. Bu daralmanın bedeli, yalnızca bugünün meselesi olmadı. Bu bedel, geleceğin kurumsal kapasitesinden kesildi.
