Müslümanların oluşturduğu hukuk aklı ve fıtratı esas almak durumundadır
Müslümanların oluşturduğu hukuk, doğrudan insanların hayatı ile ilgili konularda genel maslahat kurallarının gözetilmesini esas almıştır. Ahlaki ilkeler, maslahatın temel ölçüdür.
Herkesin kendisine göre maslahat üretmesinin kargaşaya yol açabileceğini dikkate alan İslam, bütün maslahatların kıstasının fıtrattan beslenen, insanın yapıp ettiklerinin ahlaki bir temele dayanmasını esas almıştır.
İnsanlığın ilk döneminden bu yana yaşanan süreçleri dikkatle incelediğimizde görürüz ki ilkel ve gelişmiş medeniyetlerin, hemen tamamının yaşama biçimlerinde bazı farlılıklar olsa da bütün insanlık, ahlaki erdem sayılan vasıfları beğenmiş, zıtlarını ise kötü olarak bellemiştir.
Ve doğal olarak ahlaki erdem vasıflarına dayalı bir hukuk sistemi oluşturabilen toplumların bireyleri vicdanlı, yöneticileri adil, dayanışma ve yardımlaşmanın, güven ve huzurun, toplumsal adaletin hakim olduğu medeni toplumlardır.
Muhammed Allal el-Fasi’nin, “İslam Hukuk Felsefesi” adlı eserinde bu konu ile ilgili şu tespitinin altını çizmekte yarar var: “İslam dini, akla ve burhanlara (1) dayanmasıyla, evrenin değişmeyen doğal ve toplumsal bir takım kanunları olduğunu kabul etmesiyle, muamelata ilişkin konularda genel maslahatı gözetmesiyle önceki dinlerden dikkat çekici bir şekilde ayrıldığı için fıtrat dini olmuş ve bunun bir gereği olarak her düşünceyi, bütün kanunların yürütülmesini ve maslahatlara riayeti fıtrat ahlakı olan örf ile; yani eğilimleri çeşitlilik arzetmesine rağmen önceki bütün din ve felsefi düşüncelerin kabul ettiği ahlaki esaslarla kayıtlamıştır. Bilinmektedir ki farklı millet ve toplumlardaki genel bilinç, ilk dönemlerden bu yana tevarüs ettiği fıtri duygusuna güvenerek bazı fiillerin iyi, bazılarının ise kötü olduğunu hükmedegelmiş ve bu kabulünü hala sürdürmektedir.” (s.226)
Aslında akla ve fıtrata dayalı bu evrensel ilkeler, insanlık tarihi boyunca hiç değişmemiştir. Doğal olarak Müslümanların yasama faaliyetlerinin temelini de bu yaklaşım biçimi oluşturmalıdır. Yasama faaliyetlerinde fıtri ahlak kanunlarından olan örfün dikkate alınması gerektiğini belirten el-Fasi şöyle diyor: “Allah bizi insan fıtratıyla bağdaşan örfün haricinde bir şeyle yükümlü tutmamıştır. Herhangi birinin, insanlık tarihinin başından bugüne kadar bütün insanlığın üzerinde birleştiği ahlak kanunları demek olan örfe riayet etmeye çağıran bir daveti kabullenmemesi mümkün müdür?” (a.g.e, s.228)
Fıkıh ekolleri içinde özellikle Mürcie’nin ve Mutezile’nin ilk öncülerinin akılcı eğilimi öne çıkardıklarını, fikirlerin özgürce ifade edilmesini, kısacası fikir özgürlüğünü savunduklarını biliyoruz. Bu çerçevede Ebu Hanife’nin de ortak akılla bilgi üreten sivil fıkıh ekolünün en önemli temsilcilerinden birisidir. Bu ekolün en önemli vasfının, mezhep içi çoğulculuğu öne çıkarması olduğunu belirten Prof. Dr. Sönmez Kutlu’nun bu konudaki tespiti şöyle: “Dini bir sorun ortaya çıktığında onun çözümü konusunda birden fazla görüş ortaya konulur, hatta bazı konularda on civarında farklı görüş bulunduğu bilinmektedir. Ebu Hanife’nin ilim meclisinde ortaya konulan ve ilk dönem Hanefi alimlerince sürdürülen özgür düşüncenin meyveleri, çoğulculuğun en güzel örneğidir. Hani Din Felsefesi’nde ‘dini çoğulculuk’ diye bir kavram kullanılır. Ben akılcı din yorumunu, özellikle fıkıhta Hanefiliği ‘mezhep içi çoğulculuk’ olarak değerlendiriyorum.” (Geçmişten Günümüze İslam Düşüncesi, s.11)
İslam’ın ilk dönemlerinde oluşan hukuki kurumların, daha çok Hicaz ekolünce nasların zahirine dayalı olarak geliştirildiğini belirten Şaban Ali Düzgün, ancak daha sonra Arap toplum geleneğinden, kültüründen farklı olan yeni fethedilmiş coğrafyalarda, nasların o bölgelerin ihtiyaçlarına göre yeniden yorumlandığını söylüyor.
Özellikle Irak merkezli coğrafyada, Hanefi fıkhının muamelat, ukubat ve kısmen de ahval-i şahsiyye alanında aksi istikamette bir gelişme gösterdiğine dikkat çeken Şaban Ali Düzgün, bu durumun, katı metin yorumuna karşı akılcı Hanefi tutumu temsil ettiğinin altını çiziyor. Düzgün, Kufe merkezli fıkhı anlatırken şu tespiti yapıyor: “Irak fıkhı, meselelerin çözümünde Kur’an ve Sünnetin yanında rey ve içtihada dayanması nasların izin verdiği ölçüde hükümleri doğrudan Kur’an metninden çıkarsama yolunu tercih etmiştir. Bu, kendi akli çıkarımlarıyla ve tecrübesiyle hükümler koyan, gerektiğinde Kur’an ve Sünnete başvuran bir usuldür. Maturidi ‘Eğer bir konuda anlaşamazsanız, meseleyi Allah’a ve Rasülüne götürün’ (Nisa/59) ayetini yorumlarken, bu usulün ipuçlarını vermektedir. Maturidi’ye göre, alimlerin bir konuda anlaşamamaları durumunda Kur’an’a ve Sünnete başvurmasının istenmesi, anlaştıkları zaman böyle bir başvuruya ihtiyaç duyulmayacağı anlamına gelir: Bu da icma’nın delilidir.” (Maturidi’nin Düşünce Dünyası, s.20)
Bazı çevrelerin, fıkhın bugünün dünyasına söyleyeceği bir sözünün olamayacağı şeklindeki sathi yaklaşımını bir tarafa not ediyorum. Günümüz Müslüman dünyasının mevcut hali dikkate alındığında, bu yaklaşım doğru gibi gözükebilir.
Ancak hemen belirtelim derdimiz, yaşadığımız çağda bir ‘şeriat devleti’ modeli üretmek değil. Esas mesele, yüzyıllar içinde oluşan zengin fıkıh birikiminin imkanlarından bugün nasıl yararlanabiliriz?
1-Kelamın ana ilkelerinden birisi olan delilin bir türü olarak kabul edilen “burhan”, bir iddiayı kanıtlamak amacıyla kullanıldığı gibi, bir hususun çözülemeyeceğini belirtmek amacıyla da istimal edilmiştir. Bu doğrultuda burhan, hem lehte hem de aleyhte kullanılan bir kanıtlama metodudur.
