Madrid’den Ankara’ya bakmak
İspanya’dayım. Gezdiğim yerleri yazmayı ve yaşadığım ülkeyle kıyaslamayı oldukça severim.
Bir başkent olarak Madrid, ilk bakışta kendini ele vermeyen bir açıklıkla başlıyor; geniş caddeler, taşın üstüne düşen yumuşak ışık ve acele etmeyen bir kalabalıkla…
Şehir imparatorluk ihtişamını, çöküşün ağırlığını, iç savaşın yıkımını ve uzun süren suskunluk dönemini aynı bedende taşıdı. Bu yüzden burada hissedilen dinginlik, hafızasını bastırmış bir toplumun huzuru gibi değil de daha ziyade hafızasıyla yaşamayı öğrenmiş bir toplumun dengesi gibi duruyor.
Sokaklarda dolaşırken ilk fark edilen İspanya insanının Avrupa’nın geri kalanından belirgin biçimde ayrılan o sesli ve dışavurumcu hâli oluyor. Kafelerde konuşmalar birbirinin içine geçiyor, cümleler kesilmiyor, toplu taşımada da öyle. Bu yüksek sesi yalnızca Akdeniz sıcaklığıyla açıklayamayız. Yüzyıllar boyunca bastırılmış, sınırlandırılmış hatta cezalandırılmış sözün geri dönüşü gibi bir yoğunluk taşıyor daha çok. İspanya, susmayı öğrenmiş bir toplumdan konuşarak var olmaya geçen bir topluma dönüştü ve bu dönüşüm, gündelik hayatın içinde hâlâ hissediliyor.
Bu sesin kökleri modern tarihin içinde saklanmıyor. Yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlerin iç içe geçtiği bu coğrafyada, hayatın ritmi hiçbir zaman tek bir merkeze indirgenmedi. Endülüs’ün bıraktığı iz bugün Madrid’in sokaklarında açıkça görünmüyor fakat zaman algısında, gündelik hayatın akışında ve insan ilişkilerinin doğasında hissediliyor. Acele etmeyen ama kopmayan, dağılmayan fakat susmayan bir hayat bu. Bu yüzden ülkenin sesi, uzun tarihsel çoğulluğun yankısı gibi kalıyor.
Bu çoğulluk 16. yüzyılda kurulan imparatorlukla birlikte başka bir yöne evrildi. Madrid, Amerika’dan gelen altın ve gümüşle beslenen devasa bir gücün merkezi oldu. Fakat bu güç üretimle desteklenmediği için beklenen derinliği ve kapasiteyi de oluşturmadı. Servet arttı ancak kurumsal yapı aynı hızda ve anda gelişmedi. Bu çelişki, İspanya’nın tarihindeki en belirleyici kırılmalardan birini hazırladı. Çünkü altının akışına dayanan zenginlik, kesildiği anda geride büyük bir boşluk bıraktı.
Benzer gerilim, Osmanlı’nın son yüzyılında da hissedilir. İmparatorluk dış kaynaklara dayanan ekonomik düzen içeride kurumsal dönüşümle desteklenmediğinde kendi ağırlığını taşıyamadı. Bu yüzden İspanya’nın çözülüşü ile Osmanlı’nın çözülüşü arasında tarihsel paralellikten çok daha derin bir zihniyet ortaklığı vardır.
Ülkenin asıl kırılma anı ise 20. yüzyılda yaşandı. İspanya İç Savaşı bir iç savaş olmanın ötesinde toplumun kendiyle hesaplaşması oldu.. Bu hesaplaşma beklendiği kadar kısa da sürmedi; Franco dönemiyle birlikte uzun bir donma hâline dönüştü. Korku, yalnızca siyasi bir araç olmaktan da öte gündelik hayatın kurucu unsuru oldu. İnsanlar konuşmamayı öğrendi. Suskunluk, bir refleks olarak yerleşti.
Ülke halkı, Franco’nun ölümünden sonra bu sessizliği çözmeye yöneldi. Geçiş süreci radikal bir kopuşla değil, dikkatli bir yeniden kurulumla ilerledi. 1. Juan Carlos döneminde krallık kurumu bu dönüşümün taşıyıcılarından biri oldu. Geçmiş tamamen silinmedi ve bugünü belirleyen tek referans olmasına da izin verilmedi.
Türkiye’de ise geçmişle kurulan ilişki çoğu zaman keskin bir reddiye ve sorgulanamaz bir bağlılık arasında gidip geldi. Bu iki uç arasında kurulamayan denge toplumsal gerilimi sürekli diri tuttu.
İspanya’nın son yarım yüzyılda kurduğu yapı, tam da bu nedenle dikkat çekti. Hafızayı yük olmaktan çıkararak bir referans alanına dönüştürmeyi mümkün kılmasında…
Madrid’de Prado Müzesi’ni gezerken Francisco Goya’nın eserleri karşısında hissedilen sarsıntı da bu tarihsel birikimin estetik düzlemdeki karşılığı gibi duruyor. Saray ressamlığından insanın en karanlık hâllerini resmeden o dile geçiş, sanat yolculuğunun ülke serüveniyle paralel gidişi gibi. “The Third of May 1808” tablosundaki çıplak şiddet ile Kara Resimler’deki içsel karanlık, İspanya’nın yaşadığı kırılmaların görsel hafızası olarak okunmalı. Goya, bir sanatçıdan çok bir toplumun bilinçaltını açığa çıkaran bir tanık olmuştur her zaman. Sanatın tanıklığı da diyebiliriz…
Bugünün İspanya’sında Pedro Sánchez işte tam bu noktada, bu tarihsel arka planın içinden çıkan bir figür olarak anlam kazanıyor. Zira temsil ettiği siyaset güçlü lider mitolojisine yaslanmıyor. Daha çok denge kurmaya, farklılıkları bir arada tutmaya ve gerilimi sürekli üretmemeye dayanıyor. Bu durum kişisel bir tercih değil, toplumsal talebin sonucu oldu. Çünkü bu toplum, gücün yoğunlaştığı dönemlerin nasıl sonuçlar doğurduğunu gördü ve buna karşı bir refleks geliştirdi.
Sánchez’in ülkeye hissettirdiği kurtarıcı figürün heyecanından ziyade bir normalleşme ihtimali. Siyasetin sürekli kriz üretmek zorunda olmadığını, uzlaşının bir zayıflık değil bir kapasite olduğunu hatırlatan bir zemin tam olarak böyle oluştu. Türkiye’de siyaset -hâlâ- büyük ölçüde gerilim üzerinden anlam kazanıyor olsun aslında liderlik, çoğu zaman denge kurma becerisiyle değil, güç yoğunlaştırma kapasitesiyle ölçülür. Bu yüzden bizde siyasal alan daraldı ve seçenekler iki uç arasında sıkıştı.
Madrid sokaklarında akşam saatlerinde devam eden o canlılık bu farkın gündelik hayattaki karşılığı gibi görünüyor. İnsanlar yüksek sesle konuşuyor, tartışıyor, gülüyor fakat bu gerilimsiz bir hayatın tezahürü gibi. Çatışmanın nereye varabileceğini gören bir toplumun neyi tercih ettiğinin göstergesi gibi.
Tren Kurtuba’ya doğru ilerlerken geride kalan şey yalnızca bir şehir değil. Bir düşünme biçimi... Madrid, çöküşün ardından kendini yeniden kurmuş bir toplum olarak hafızasını silmeden, onunla yaşamayı öğrenmiş bir başkent olarak geride kalıyor…
Şimdi Türkiye açısından bakıldığında ise mesele hâlâ aynı yerde duruyor; tarihsel ağırlıkla nasıl yürüneceği, hafızanın nasıl taşınacağı ve gücün nasıl dağıtılacağı soruları henüz net bir cevaba kavuşmuş görünmüyor. Belki de asıl fark tam burada;: biri geçmişle yaşamayı öğrenmiş bir toplum olarak yoluna devam ediyor, diğeri hâlâ geçmişiyle nasıl yaşayacağını tartışıyor.
