Othello’dan Kemal’e: Masumiyetin mülkiyet hikâyesi
Orhan Pamuk’un bir söyleşisinde kurduğu “Bütün Ortadoğulu erkeklerin kafalarındaki pisliklerden bende de var. Bu yüzden yönetmen olarak Zeynep Hanım’ı seçmemizden çok memnunum.” cümlesi sosyal medyada yayıldığında sözün bağlamından çok yankısı konuşuldu.
Dijital çağda bir yazarın ağzından çıkan ifade kurmaca dünyasının içindeki uzun yürüyüşten koparılıyor, cümle metnin önüne geçirilerek hüküm dağıtma aracına dönüştürülüyor. Oysa yazarının ederini, neliğini belirleyecek olan, sözlerinin ağırlığını ölçmeye hazır bekleyen mahkeme zabıtları değildir. Yazar romanlarıyla tartılır çünkü roman tek bir cümleyle kavranamayacak kadar karmaşık bir bilinç alanı kurar. Roman karakteri yazarı temsil eden bir vekil sayılamayacağı gibi kurmaca, yazarın kişisel itiraf defteri olarak okunamaz. Buna rağmen Orhan Pamuk söz konusu olduğunda aynı refleks her defasında devreye giriyor ve ağzından çıkan sözler romanlarının çok katmanlı yapısının önüne geçiriliyor. Bu durum makus bir talih olabilir, bilinçli bir strateji de olabilir fakat şahsen onun üstün edebiyatının doğasını belirlemez.
Yine de makus ifadeyi tartışma dışı bırakmak mümkün değil. “Ortadoğulu erkek” gibi sosyolojik karşılığı muğlak bir kategorinin genelleyici biçimde kullanılması, kültürel karmaşıklığı tek tip bir psikolojik arızaya sabitleme riskini taşır. Saplantılı, kıskanç, kontrolcü erkek figürü belirli bir coğrafyanın özelliği gibi sunulduğunda tarihsel ve toplumsal katmanlar silikleşir. Oysa patriyarka yalnızca aile içi tahakkümle sınırlı bir gelenek kalıntısı değildir. Mülkiyet ilişkileriyle, modernleşme süreçleriyle, sınıfsal hiyerarşilerle ve arzunun sahiplenme biçimleriyle iç içe geçmiş geniş bir iktidar düzenidir. Erkekliğin arzuyu sahiplenmeye, sevdayı denetime, hatırayı kişisel bir arşive dönüştürme eğilimi roman sanatının en eski damarlarından biridir.
Dünya romanları örneklerle doludur. Shakespeare’in Othello’sunda trajedi bulundukları coğrafyanın ürünü olarak okunamaz. Kırılma, Desdemona’nın bir özne olmaktan çıkarılarak Othello’nun onurunun ve mülkiyet tahayyülünün uzantısına dönüştürülmesiyle başlar. Othello sevdiği kadını anlamaya yönelen bir bilinç olarak hareket etmez, onu sahip olduğu ve kaybetmekten korktuğu bir değer olarak kavrar. Desdemona’nın bedeni ve sadakati erkeklik gururunun aynasına dönüşür. Arzu ile mülkiyet arasındaki dar geçitte sevgi denetime evrilir ve yıkım bu içsel dönüşümden doğar.
Örnekler devam eder, çünkü erilliğin tarihi büyük romanların farklı coğrafyalardaki neşvelerine konu olmuştur. Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı sevemediği kadar hükmetmek isteyen bir bilinçtir ve arzu ile tahakküm arasındaki o karanlık geçidi açığa çıkarır.
Bu yüzden Pamuk’ın dizinin tanıtımında kurduğu talihsiz cümleleri romanın içindeki çözümleyici derinlikle aynı kefeye koymak edebiyatının alanını daraltmak demektir. Söyleşide kurulan ironik ya da öz eleştirel bir ifade ile kurmaca dünyanın estetik mimarisi aynı düzlemde tartılamaz. Pamuk’un roman dünyası erkekliği yücelten bir zemin kurmaz. Erkekliğin kırılganlığını, narsisistik yarasını, sınıfsal reflekslerini ve modernleşme gerilimlerini açığa çıkaran bir anatomiyi inşa eder.
Masumiyet Müzesi bu anatomiyi en çıplak hâliyle görünür kılan bir roman. Konusu itibariyle yüzeyde bir burjuva aşk hikâyesi gibi okunmaya da müsait bir anlatı. Okurda mekanlar; Nişantaşı salonları, vitrinler, döneme göre oldukça lüks mahaleler hızlı verilecek bir yargının malzemesi hâline geliyor. Oysa bu dekora bakarak karar vermek arkasında biriken çatlağı görmezden gelmek demektir.
Zira Kemal kahraman değildir. Arzuyu sahiplenmeye dönüştüren, hatırayı tekeline alan, kaybı estetikleştiren zihniyetin trajik tezahürüdür. Füsun’un izmaritlerini biriktirmesi romantik bir jest sayılmaz, takıntının arşivini kurar. Müze masumiyetin mabedi olarak değil, saplantının mimarisi olarak yükselir. Hatırayı muhafaza etmek ile hatırayı mülkleştirmek arasındaki ince çizgi romanın asıl gerilim hattını oluşturur ve bu gerilim yüceltilen bir duyguyu alatmıyordur artık, teşhir edilen bir zihinsel yapının hikâyesini faş ediyordur.
Pamuk’un romancılığının alametifarikası tam olarak burada belirir. Karakterini aklamak için yazmaz, onu çözmek için yazar. Sınıfın, modernleşmenin ve Doğu Batı geriliminin bireyin ruh hâlinde açtığı çatlakları sabırla işlerken eşyaları konuşturur, mekânı hafızanın taşıyıcısına dönüştürür. İstanbul bir fon değildir, kimliğin, arzunun ve iktidarın sürtündüğü iç coğrafyaya dönüşmüş bir şehirdir artık. Bir cümle üzerinden yürütülen gürültü romanın içindeki uzun çözümleme yürüyüşünü temsil edemez.
Eleştiri yapılabilir ve yapılmalıdır. Retorik sorgulanabilir. Fakat romancılığı tek bir ifadeye sıkıştırmak bu coğrafyada romanın imkânını genişletmiş bir deneyimi daraltmak anlamına gelir. Büyük romanlar savunma talep etmez. Zamanla konuşur ve her kuşakta başka bir katman açar. Gürültü dağılır, metin kalır.
Orhan Pamuk iyi bir yazardır.
