Ramazan ve uzlaşma kültürü
Yarın Ramazan... Rabbim ülkemiz, toplumumuz ve insanlık için huzura, barışa ve hayırlara vesile eylesin.
Dinî ve millî kültürümüzde Ramazan ibadet ayı olduğu kadar kardeşlik, uzlaşma ve paylaşma ayı olarak da bilinir, öyle yaşanırdı. Elbette hâlâ öyle yaşayanlar çok. Fakat Ramazan’ın bu ahlâkî ve toplumsal boyutu son yıllarda epeyce aşındı; Ramazan ve oruç iptidai şiddet ve çatışma eğilimlerimizi yatıştıramaz oldu, son yıllarda...
Geçenlerde TBMM’deki kanlı kavgayı izleyince yıllar önce M.Ü. İlâhiyat Fakültesi’nin önündeki caddeye asılmış olan bir pankartı hatırladım. Şöyle yazıyordu:
“Çocuklar, büyüklerinize söyleyin; çevreyi kirletmesinler.”
Gerçeğin böylesine esprili dille ifade edilmesine hayran kalmıştım.
Bana göre, Meclis’te kan akıtan vekillere de seçmenlerinin “Meclis’i kirletmeyin!” demeleri lazım.
Beni hayran bırakan bir olay anlatılır. Olmuş mu, yakıştırılmış mı bilmiyorum. Belki duymuşsunuzdur:
Akıl hastaları günün geç vaktinde bir fırsatını bulup topluca hastane alanının dışına çıkmışlar.
Hastalardan biri lokomotif olmuş, diğerleri birbirinin belinden tutarak vagon olmuşlar, Bakırköy sokaklarında çuf çuf dolaşıyorlar. Hastane personeli ne yaptılarsa içeri tıkamamış, hastaları... Çaresiz Mazhar Osman Hoca’ya durumu haber vermişler. Hoca, “Aman dokunmayın, ben geliyorum” demiş. Hoca gelmiş ve en arka vagon olmuş. İlerledikçe bir öne geçmiş; derken lokomotif olmuş ve treni hastanenin cümle kapısından içeri sokmuş.
Vekiller Meclis’e milletin dağlar gibi dertlerine çare bulsunlar diye gönderilmişti güya. İçlerinde treni içeri sokacak Mazhar Osman’lar vardır herhalde. Öyle anlaşılıyor ki, kimi korkudan, kimi hesapçılıktan seslerini çıkaramıyorlar.
***
Mehmet Akif merhumun dediği gibi “Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!” Asırlar var ki, insanımız aydınlıktan, huzurdan, yoksun. Asırlar var ki millet yokluk çekiyor; hele son yıllarda milyonlar açlık sınırının altında bir gelirle yaşamaya, ailelerini yaşatmaya çalışıyor. Milletin, bu sorunları çözsünler diye Meclis’e gönderdiği vekilleri ise, siyasal hesaplar için birbirine saldırıyor, kan akıtıyorlar! Terörü bitirmeye çalışan Meclis’te terör estiriliyor!
Küfürlü kelimeler olmadan da şiddet dili kullanılabilir. Özellikle rol-model görülenlerin kullandıkları nefret ve şiddet dili toplumumuzu kamplara bölmekte, bu dil yüzünden duygudaşlık zayıflamakta; şiddet fiilî olarak sokağa yansımaktadır. Sonuçta dindaşlık, vatandaşlık gibi ortak bağlar giderek çözülmektedir.
Ramazan’da bile Çoğumuzun bedenleri aynı açlığı paylaşsa da ruhlarımız paramparça…
Şiddet olayları genellikle sözle başlıyor. Herkesin ağzından çıkanı kulağının duyması, bu zehirli dili terk etmesi lâzım.
Eleştiriyi hakaret gibi gösterirsek, habbeyi kubbe yaparsak, ortalığa öfke ve nefret salarsak toplumsal barışı nasıl sağlarız? Bu tutum ne İslâm’a ne ahlâka ne de akla uygundur. Kur’an’ın bildirdiğine göre Allah, Firavun’a karşı bile “yumuşak dil kullanın” buyurmuştu, Hz. Musa ve Harun’a (Tâhâ 20/44).
Bizim kültümüzde kaynaşma (ülfet) var; yokluğu da varlığı da paylaşma var. İslam’ı kapitalizmden bu ruh ayırır. İdeal Müslüman toplumda bunu en önce yöneticiler yapmalı. “Nass”ı da ancak böyle anlarsak çağa ışık veririz.
Gazzâlî anlatıyor: “Hz. Yusuf’a, ‘Mısır ülkesinin hazinesi senin elinde olduğu hâlde neden aç duruyorsun?’ diye sormuşlar. Cevap vermiş:
‘Kendim doyunca açların halini unuturum diye korkuyorum.’
Gazzâlî şöyle devam ediyor:
“Aç kalmanın faydalarından biri de açları ve muhtaçları hatırlamaktır. Çünkü açlık hâli insana Allah’ın yarattıklarına karşı merhametli olmayı, onlara ikramda bulunmayı, şefkat göstermeyi öğretir. Kendileri tok olanlar açların acılarını hissedemezler” (İhyâ, 1332, III, 85).
***
Fârâbî, “Toplum sevgiyle kurulur, adaletle yaşar” diyor (Fûsûl müntezi‘a, 1405, s. 70). Oruç, nefret duygularını tedavi eder, sevgi duygularını geliştirir. Günün belli bölümünde midesini aç bırakan insan, bu sayede hem Allah’ın nimetlerinin ne kadar değerli olduğunu öğrenip O’na şükreder; hem de bencillik duygularını aşar; -Gazzâlî’nin dediği gibi- muhtaçların açlıklarını nefsinde hissedip paylaşmanın yüce bir ödev olduğunu fark eder.
Bu paylaşmanın adı, Kur’an’da 70’i aşkın ayette geçen infak kavramıdır. Bu ayetlerin tamamına yakınında bu kavram “birinin nafakasını/geçimini sağlama” anlamında kullanılır. Nitekim infak ile nafaka aynı köktendir. Buna göre asıl maksat, insanların ve ailelerin geçimini sağlamak olup, bu bilinç ve niyetle yapılan her yatırım da ibadettir.
