Seyirciye dönüşmüş cemaat

İfşa çağında adalet üzerine yapılan her tartışma, er ya da geç yargılananın ötesine taşmak zorunda kalır ve bu noktada asıl mesele, kimin suçlu olduğu kadar, bu suçla karşılaşan cemaatin neye dönüştüğü sorusu hâline gelir. Bir önceki yazıda mahremiyetin cezaya çevrildiği, hükmün delilden çok yarattığı etki üzerinden kurulduğu bir iklimi ele almıştım. Bu yazı ise, o iklimin içinde kalan ve onu ayakta tutan seyir pratiğini, yani seyirciye dönüşmüş cemaatin ahlaki konumunu anlamaya çalışıyor. Çünkü adalet, yalnızca mahkemelerde kurulmuyor bakışlarda, suskunluklarda ve kalabalığın rahatlama anlarında da biçimleniyor.

Bu noktada edebiyat, hukuktan çok önce konuşur ve bunu soyut kavramlar yerine son derece somut hikâyeler üzerinden yapar. Nathaniel Hawthorne’un The Scarlet Letter (Kırmızı Leke) adlı romanı, içinde yaşanılan hâletiruhiyeyle örtüşen güçlü bir anlatıyı barındırır. Hikâye, Puritan bir kasabada yaşayan Hester Prynne’in toplumsal düzeni sarsan bir durumla suçlanmasının ardından başlar. Hester yargılanır, cezalandırılır ve kasabanın huzuruna çıkarılır. Yüzeyde görünen, ahlaki bir ihlalin kamusal bir karşılık bulmasıdır. Oysa Hawthorne’un asıl ilgilendiği mefhum, ihlalin kendisinden çok, kasabanın bu durumu ele alış biçimidir; yani cemaatin, kendi düzenini korumak adına nasıl konum aldığıdır.

Kasaba, Hester’ı merkeze alarak kendi düzenini yeniden kurar. Burada suç, bireysel bir mesele olarak ele alınmaz kasabanın tam ortasına yerleştirilir, görünür kılınır ve seyredilir. Hester’a hikâyesini anlatma imkânı tanınmaz, yaptığı fiilin bağlamı tartışmaya açılmaz fakat bedeni ahlaki düzenin onarıldığı bir yüzeye dönüştürülür. Puritan toplumda ahlak, içsel bir muhasebeden ziyade görünürlük üzerinden tanımlanır ve tam da bu nedenle günah gizli kaldığında tehdit olarak algılanır. Açığa çıkarılan günah ise kontrol altına alınmış sayılır.

Bu yüzden Hester’ın göğsüne kızıl “A” harfi dikilir. Bu harf, basit bir suç işareti olarak okunamaz; kasabanın kendi içindeki ahlaki gerilimi tek bir bedende sabitleme iradesinin somut karşılığıdır. Hester bu fiili yaşadığı için seçilmez; bizzat kasabanın taşıyamadığı ortak yükü taşıyabilecek bir konuma yerleştirildiği için seçilir. Çünkü bu kasabada arzular yalnızca Hester’a ait değildir, ihlaller yalnızca onun hayatında yaşanmaz; biliriz ki orası da insanın olduğu her yer gibidir ve ikiyüzlülük kasabanın tamamına yayılmıştır. Bu yaygınlık huzursuzluk üretir. Düzen ise bu huzursuzluğu dağıtarak değil, tek bir bedende toplayarak giderir.

Suçun birden çok kişiye teşmil edilmesi ahlaki yapının iç çelişkisini görünür kılardı. Kasaba bu riski göze almaz. Bunun yerine bir kişi seçilir, utanç o kişiye yüklenir, geri kalanlar güvenli bir bakış mesafesinde konumlandırılır. Kızıl harf bu nedenle dikilir ve kasabaya sürekli aynı mesajı verir: Günahın yeri bellidir, bakılacak beden yek vücut olarak belirlenmiştir. Böylece herkes, bu bakış sayesinde kendini temize çıkarmış hisseder.

Bu mekanizma modern anlatılarda da aynı açıklıkla karşımıza çıkar. Alemlerin en iyi filmlerinden birisi olan Dogville’de kasaba ahalisinin ahlakla kurduğu ilişkiyi adım adım açar yönetmen. Lars von Trier, kasabaya sığınan Grace karakteri üzerinden, merhamet, yardımseverlik ve dayanışma söylemlerinin nasıl birer koşul aracına dönüştüğünü gösterir. Grace başlangıçta korunur, kabul edilir, desteklenir. Zaman ilerledikçe bu kabul, taleplere dönüşür. Talepler arttıkça sınırlar genişler ve kasabanın içinde bastırılmış olan açgözlülük, şiddet ve iktidar arzusu Grace’in hayatına boca edilir.

Kasaba ahalisi, kendi karanlığını Grace’e yükleyerek ayakta kalır. Yapılan her kötülük, bir zorunluluk anlatısıyla meşrulaştırılır. Herkes olup biteni bilir, herkes tanıktır, kimse sorumluluğu üstlenmez. Grace ne kadar aşağı çekilirse kasaba o kadar rahatlar. Tıpkı Hawthorne’un kasabasında olduğu gibi suç paylaşılmaz, tek bir bedende toplanır. Bu toplama işlemi, ahlaki bir arınma hissi üretir. Bedel başkası tarafından ödendikçe düzenin korunduğu izlenimi verilir.

Bu iki anlatı, farklı yüzyıllara ait olsalar da aynı yapıyı açığa çıkarır, cemaat, kendi içindeki karanlıkla yüzleşmek yerine onu seçilmiş bir bedenin hayatına yüklemeyi tercih eder ve bu tercih, bakışın ahlaki bir konuma dönüştüğü bir düzen üretir. Seyir, burada masum bir edilgenlik olarak kalmaz; hesaplaşmanın yerini alır, iç muhasebeyi askıya alır ve ifşayı adaletin ikamesi hâline getirir. Bu noktadan sonra adalet, paylaşılan bir sorumluluk olmaktan uzaklaşır ve kalabalığın rahatlama ihtiyacını karşılayan, izlenerek tüketilen bir gösteri olarak dolaşıma girer.

Seyirciye dönüşmüş cemaat tam olarak budur: başkasının hayatı üzerinden kendine ferahlık açan, haksızlıkla arasına mesafe koyarak temiz kaldığını sanan, düşünmeyi tehlikeli bulduğu için aklını güce emanet eden bir kalabalık... Adaletsizlik karşısında susmayı olgunluk, uzak durmayı sağduyu, itaatkâr kabullenişi hikmet sayar. “Beni ilgilendirmiyor” diyerek vicdanını emniyete alır, “bir bildiği vardır” diyerek iradesini ipotek eder, bakışını sorumluluğun yerine koyarak kendi payını siler.

Bu cemaat için adalet talep edilecek bir şey değildir; adalet, yalnızca başkasının başına geldiğinde izlenecek bir sahnedir. Ve tam da bu yüzden, bu kalabalığın bulunduğu yerde adalet değil eksilmek, hiç var olmaz.

YORUMLAR (5)
5 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.