Krepen yıkılınca Cihat Burak’ın kedileri...

Yılın son haftasını gripten yorgan döşek yatarak geçirdim, yılbaşı gecesiyse battaniye altından televizyon kanallarının birindeki Şevval Sam konserine biraz baktım. Ama, konser bitmeden, gözlerim kapanmış, kırmızı, yeşil, sarı ve mavi ışıkların seliyle mâzîye yuvarlanmıştım.

Rüyâmda, bir merdivenden aşağıya doğru inip, Krepen Pasajı’na çıktım. ‘78 olabilir, kısa bir süre Cihangir’deki Başkurt Sokak’ta kalmıştım, sanırım o günlerden biriydi, Ahmet Zeki Pamuk ile buluşmak için Hoşgör’e giriyorum, masalar boş, meyhânede in cin top oynuyor, sobanın başındaysa sadece Cihat Burak var, o da boyundan büyük siyah çantasından çıkardığı elliye yetmiş Schoeller kâğıtlara bir sürü kedi çizip ağların üstüne bırakıyor. Tuhaf olansa, üstâdın her Schoeller’inin balıkçı ağlarındaki kavunlardan birini indirip, tabloya dönüşmesiydi: “Uyuyan Kedi”, “Kediler”, “Edip Cansever ve Kedisi”, “Gece Kedileri”, say say bitmez, tekiri, sarmanı, siyahı, beyazı, Hoşgör’ü kediler basıyor.

Ancak, domuz sıkısı “Gıravatlı” daha kadehten boşalmadan Krepen toz duman içinde kayboluyor, meğerse İstanbul denen dört asırlık medeniyetten kalma geçmiş zamanın üstüne buldozer sürmüşler; Spiro Havuçoş henüz hayattaydı, İmroz’u hemen Nevizâde’ye taşıyor, Seviç mi yoksa Neşe mi desem, bilmiyorum, Bayram Aydındoğan ağabeyimiz ise soluğu Çiçek Pasajı’nda alıyor. Yıkımdan bir Hoşgör kaçamayıp, unutulmaya düşüyor.

Biliyorum, şimdi bana Cihat Burak’ın kedilerini soracaksınız, onlar İstanbul kedileridir dostlarım, kafadan sidiklisi, biber şerbeti, karpuz yutmuş solucanı, dilli dibeki veya löflöfçe miyavlıyanı, hiç fark etmez, hepsi yaşama kulağı kesik doğduğundan, rüyâmda onların şıppadak başka tablolara giriverdiklerinin tanığıyım. Yalanım yok, Cihat Burak’ın kedileri artık Arslan Eroğlu’nda, Sedef Yılmabaşar Otyam’da, Fatma Tülin’de, Taner Güven’de, Temür Köran’da, Memet Güreli’de, bu Güreli ismi Mehmet olan Güreli değil, Besim Dalgıç’ta, Engin Turgut’ta, Mine Arasan’da ve Buket Güreli’de.

Arslan Eroğlu kırk yıllık arkadaşımdır, hemşehrimdir, iyi ressam olmasına iyi ressamdır da, asıl şöhretini resimlerini herkesten saklamakla yapmıştır, eserlerini sanki bir çeşit levh-i mahfûz olarak görüyor, merâktan çatlasanız da onun işine akıl sır ermez, kedili tablolarından birini ortak dostumuz Alpaslan Özkan’ın koleksiyonunda bulduğumdaysa, caddeye “Yâ Rabbi, çok şükür!” diyerek indiğimi anımsıyorum. Arslan’ın desenlerini de tuhaf ve komik bir tesadüf sonrasında görmüştüm. Anlatayım: Bundan on beş yıl kadar önceydi galiba, bir galeriye uğrayacaktık, Arslan’ın sergi için görüşmesi varmış, hayır hayır, Elhamra’nın üstündeki Karşı Sanat değildi, bundan emînim, gideceğimiz galeri Teşvikiye’ye varmadan bir yerdeydi. Bir saat modeliyle çalışacağından, zilini aşağıdan çalmamı söylemişti, model deyince de benim aklıma nedense kadın geliyordu. Belirttiği saatte Kallavi Sokak’taki dairesinin zilini çaldım, apartmanın kapı numarası 14, daire numarasıysa 5 olmalıydı, iki üç dakika sonra Arslan koltuğunun altında kocaman bir dosyayla indi, koştur koştur gidersek randevuya ancak yetişebilirdik, tam İstiklâl Caddesi’ne çıkarken biriyle çarpışmaz mı, şimdi siz yazacağımı bir filmin ağır çekim sahnesindeki gibi tahayyül edin, dosya havaya fırlarken içindeki onlarca apır dengi şengi şengi deseni hazan yaprakları gibi kaldırıma saçılıverdi. Bir adam ve üç kadın onları görünceyse, tıpkı tıp oyunundaki gibi nefessiz kalıvermişlerdi. Kadınlardan birinin şaşkınlıktan ağzını sonuna kadar açıp, öyle donup kalması hiç aklımdan çıkmadı. Arslan’ın çarpıştığı adamsa bir bana bir Arslan’a bakıp duruyordu, sonra müstehzî bir ifâdeyle bize “Kolay gelsin beyler!” deyip, Tünel’e doğru yürümüştü. Adam artık ne düşündüyse, Rabbenâ âtinâ min ledunke rahmeten ve heyyi’ lenâ min emrinâ raşeda,

yüzüm kızarmış, ne yapacağımı bilememiştim. Arslan’ın da benden farkı yoktu, dudaklarında bir Samsun sigarası, çizdiklerine boş bakışlarını dikmişti. Onları gören kadınlar da kıpırdayamamışlardı bir süre. Haklıydılar, çünkü Rocco Siffredi veya Jonah Falcon bile en fazla kaldırımda gördüğü apır dengi şengi şengiler kadardı.

Koleksiyon demişken, bende Sedef Yılmabaşar Otyam’ın çok hoş bir kedili tablosunun olduğunu belirteyim. Onu yıllar önce bana Selçuk Altun hediye etmişti deyip tam da noktayı konduracaktım ki, birden kafama evimizdeki diğer tablolarda kedi olup olmadığı takıldı, çomakcanlık yapıp beş dakikalığına masamdan kalktım ve duvarlara asabildiklerimize baktım. Bedri Rahmi, İbrahim Balaban, Mustafa Ayaz, Cuma Ocaklı, Hasan Kavruk, Lütfü Cülcül, Cemil Başo, Artin Demirci, Ercüment Tarhan, Dilek Demirci, Aylin Mallı, Besim Dalgıç ve Temür Köran. Besim’inkinin dışında tablolarda hiç kedi olmamasına şaşırdım. Oysa, bende üç tablosu bulunan Temür Köran’ın epeyce kedili çalışması olduğunu biliyorum, Temür’ün kedilerini yazmayı sonraya bırakıp, unutmadan Fatma Tülin’e geçmek istiyorum.
Beni çok etkileyen kedici ressam Fatma Tülin’dir, onun “Kedinin Anlamı, Kediden Başka” sergisi yıllar önce ölen kedisi Hulusi’yi yaşama döndürmüştü, bu yüzden sergideki Hulusi’yi hep Enis Batur’un öldükten sonra bir geceliğine evine dönen kedisi Boncuk’un yanına koyuyorum. Fatma Tülin’in Hulusi tabloları da Enis Batur’un Boncuk’u anlattığı metni de transandantal şâheserlerdir, içlerinden âlem-i gayba geçip kayboluyorsunuz.

Taner Güven’i elli yıldır tanıyorum, kedileri severdi, bunu da Feneryolu’ndaki Özbek Apartmanı’nda ve Bostancı’daki Ataş Apartmanı’nda otururken bize sık sık uğradığından biliyorum, dediğim ‘77 ile ‘84 arasındadır, ne yalan söyleyeyim, Arslan kadar sıkı kedici olmamasına rağmen Taner’in kedilerini Arslan’ınkilerden daha fazla kedi karakterinde buluyorum, özellikle de “Aynalı Kedi” tablosundaki siyah beyaz kedisi yok mu, beni bitiriyor.

Taner’i tanıdığımda Güzel Sanatlar’a girmemişti, ‘80 öncesinde Aryemehr Lisesi’nde rahmetli İlcan Taris ve Fatih Alkış ile aynı dönemdendi, onu İlcan vasıtasıyla tanımıştım, karşı dairemizdeki İlcan’a geldiğinde mutlaka bizim kapıyı da çalardı. ‘80 sonrasındaysa Taner’i, Mehmet Ulukan, Füsun Dedehayır, Yüksel Ekşioğlu, Nurcan Çakıroğlu, Yurdaer Erkoca, Emel Armutçu, Nurçay Türkoğlu ve Erdal Karahallı gibi isimlerden oluşan Erenköyü mahfilinde bulmuştum. ‘87’den sonra da sıklıkla Bahariye’de karşılaşıyorduk. Onun, Vecdi Çıracıoğlu, Tevfik Şenyuva, Orhan Alkaya, Bülent Uluer, Osman Canik ve Yüksel Ekşioğlu ile birlikte takıldığı bir iki mekân vardı ama oralar bana uymuyordu, Yedikule’deki Safa’nın ve Heybeliada’daki Mavi’nin huzurunu daha fazla seviyordum. Şimdi, on bir aydır, Suâdiye’den epeyce uzakta, Tuzla’dayım, Taner ile ancak telefonla görüşebiliyoruz. Bir gün ona niçin “Ahtapot” dediğimizi de yazarım, ancak şimdi keseceğim, çünkü Engin Turgut’un seslendiğini duyuyorum.

Engin Turgut kedici şâir ressamlarımızdan, kendisiyle karşılaşıp karşılaşmadığımı anımsamama rağmen şiirlerini takip ediyorum. İyi şâirdir, şu günlerde de elimde onun “Yolluk” isimli toplu şiirleri var, on yedi kişisel sergi açmasına rağmen ressamlığını ise hiç bilmiyordum, bu da benim kabahatim, recâ edince kedili tablolarından fotoğraflar gönderdi, hepsine bayıldım. Meğerse ressam Mine Arasan onun dayısının kızıymış, Mine Arasan’ın tablolarındaki renkli ve şımarık kediler bana çok komik gelirdi, maalesef genç sayılabilecek bir yaşta aramızdan ayrıldı. Memet ve Buket Güreli’nin kedili tablolarını ise bilmiyordum, fotoğraflarını Taner Güven gönderince öğrendim. Hoş çalışmalar, Memet Güreli’nin kırmızı çekmeceli dolap üstünde yatan kara kedi tablosunaysa bayıldım.

Temür Köran’ı Taner Güven sayesinde tanımıştım, Halitağa Caddesi’nden Taşköprü Caddesi’ne çıktığınızda, sağ köşedeki evde kalıyordu, sanırım Mevlüt Akyıldız da oradaydı, resim anlayışı ve desenleri çok sağlamdır Temür’ün, onun kedili tablolarını çok geç keşfettiğimden kendime kızıyorum.
Kim mi kaldı, elbette Besim Dalgıç, kırk yıllık arkadaşım, eşi Hale kedici olmasına rağmen Besim kedici değildir, seviyor ama uzaktan, bana yaptığı tabloysa belki tek kedili tablosu, şimdilerde bir kedili tablo daha çiziyor, Bayram’ın Yeri’ndeki mahfilimizi. Bendeki tablosunda kedili bir Kadıköyü sokağını resmetmiş, tablonun sol köşesindeki benim, sırtımda kitap topladığım çantayla bir banka oturmuşum kedileri seviyorum, Besim’in sokağında dokuz kedi saydım, tablonun ismi “Sokak ya da Kedilerin Juliet’i”, esin kaynağıysa Turgut Uyar’ın dizeleri, “belki önemli değil ama çekip gidelim / kedilerin kendilerinin olan akşamına”, nasıl da rûh acıtıcı dizelerdir bunlar.

Bu haftayı da bitiriyorum, en iyisi mi kedili bir şarkıyla vedâ edeyim, aklıma ilk Candan Erçetin geliyor, “”Ben özlemedim ki seni / Kedi özledi / Çağır onu gelsin diye / Bana kedi söyledi”, olmadı, bir de Sezen Aksu’ya kulak verelim, “Tut ki karnım acıktı, anneme küstüm / Tüm şehir bana küskün / Bir kedim bile yok anlıyor musun”, işte bu eh işte denecek kadar oldu. İki gün sonraysa kedimiz Bücür’ün ölüm yıldönümü, onu 9 Ocak 2025 sabahı saat 06.56 sularında kaybetmiştik, yağmurlu bir günde gelip evimize neş’e getirmiş, bir yalancı bahardaysa bizleri yalnızlarda bırakıp gitmişti. Şimdi, onun yukarılarda bir yerlerde, Prof. Dr. Aydın Gülan’ın Emanet’i ve Halûk Sunat’ın Kırpış’ı ile dolaştıklarını görür gibiyim, yanında Emanet ve Kırpış olduğundan, içim biraz daha rahat...

YORUMLAR (2)
2 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.