Turnacıbaşı'ndan Porsuk, Mandabatmaz'dan Arnold...
Turnacıbaşı Caddesi'ndeki Sel'deyiz. Yayınevinin sarı beyaz tüy yumağı kedisi Porsuk geldiğimizi anlıyor ve yatağından kalkıp bizi kapıda karşılıyor. Çok sevinçli, kendisine morina balıklı yaş mama getirdiğimizi hissetmiş gibi, onu tabağında nefessiz yerken, bizler de Aslıhan'a doğru yürüyoruz.
Kadıköyü’nden Kartal’a kadar mahallelerin ve sokakların hikâyelerini bilirim de, bende Kartal’dan sonrası pek yok. Yunus ve Pendik için eh diyeyim, Tuzla ise bana Tau Ceti yıldızı kadar uzak bir semtti. Yıllar önce Tanju Cılızoğlu ile iki defa Süleyman Demirel’i Mercan’daki evinde ziyârete gitmiştik, üç defa da Fenerbahçe Lisesi’nden sınıf arkadaşım Yusuf Küçükaksoy’un yazlığına uğramıştım. Yusuf, ressam Müreccel Küçükaksoy’un oğlu, sînekemanî Nuri Bey’in de torunu. Bir yıl öncesine kadar Tuzla bende sadece son harem ağalarından Sadi Yaylımateş’ti, onu da sanırım Hıfzı Topuz’dan okumuştum, ağamız saltanatın kaldırılmasından sonra Tuzla’ya yerleşmiş, ‘75’deki ölümüne kadar da Tuzla’dan çıkmamış. İstasyon Mahallesi’ndeki esnâfa sordum, maalesef aralarından onun iki katlı kâgirini bilen biri çıkmadı. Sanırım bugünkü Sadi Bey Sokak ile Yaylım Sokak arasındaki mahaldeydi. Orası, şimdiki Tuzla İstasyonu’ndan çıkıp sola dönün, iki yüz metre kadar sonra sağınıza düşüyor.
Çarşamba günü Tuzla İstasyonu’na yürümedim, çünkü hava buz gibiydi, bizim sokağın kedilerine mama verip, kırmızı şapkalı minibüsle İçmeler İstasyonu’na indim. Çantama kitap almıştım ama trende oturacak yer bulamadım, ayakta Üsküdar’a indim. Kabataş motorunda Nurhan Alpay ağabeyimize baktım, yoktu, finikülerle Taksim’e çıkıp Ötüken Neşriyât’a gittim. Meğerse Nurhan Alpay benden bir önceki motorla Kabataş’a geçmiş.
İstiklâl Caddesi üzerindeki Ankara Han’ın üçüncü katındaki Ötüken’de iki ayrı mahfilden bahsedilebilir, birine geçen hafta şöyle bir değinmiştim, bir de Nurhan Alpay, Ahmet İyioldu, Cezmi Bayram, Mümin Çevik, Şerafettin Yılmaz, Mehmet Nuri Yardım, Ebubekir Erdem, Niyazi Eruslu, Fethi Erhan, Mehmet S. Komay, Ekrem Bektaş, Ahmet Gübbük ve Suphi Saatçi gibi ağır ağabeylerin mahfili var. Çarşambaların çay simit sohbetlerini başlatan da aslında bu mahfil, onlarda makara kukara bulamazsınız, bizimki ise daha çok bamya katliamı eğlencesine benziyor.
Bizim mahfilden bir Murat Kaymaz erken gelmişti, Oğuzhan Murat Öztürk ayak üstü onun üç yıl önce diğer mahfile takıldığını söylemez mi, bana komik geldi. Oradayken, sarp kayada asılı sandığın, apır dengi şengi şenginin veya kukaraçanın felsefedeki anlamlarını estirdi mi estirmedi mi, merâktan gebereceğim. Bunu Ertuğrul Alpay’a sorup öğrenmek niyetindeydim ama Ertuğrul’un henüz gelmediğini öğrenince erteledim.
Oğuzhan, Murat ve ben kitap avına çıktığımızda daha öğlen olmamıştı, önce Taksim Kitabevi’ne uğradık, orada Hüseyin Atlansoy’un kitabını sordum, yoktu. Çıkınca, gözlerim sağ taraftaki Fitaş ve Dünya sinemalarını aradı, yıllar önce Mars şirketine satılınca onlarda film seyretme keyfim kaçmıştı, Meşelik Sokak’tan Abdullah Sokak’a girdik, günlerdir aklımda Sermet Muhtar Alus’un Abdullah Sokak’taki 11 kapı numaralı son evi var, yerine başka bir apartman dikilmiş olsa bile yine de oraya bakacağım.
Meşelik Sokak’ta ‘70’lerde İrfan Yalçın’ın küçücük bir kitabevi vardı, orayı ‘72’de açtığını söylemişti, benim ilk gidişim ise ‘73 olmalı, İrfan Yalçın’dan ‘78’de ve ‘79’da Ahmet Zeki Pamuk ile epeyce kitap almıştık, önünden geçerken içim cız etti. Abdullah Sokak’a saptığımızdaysa zamanda kaybolmuş hissini yaşadım, bana Fatma Kevser Hanım pencereden çok sevdiği sarı kedisine sesleniyormuş gibi geldi. Sarmanımız Kâtip Mustafa Çelebi Mahallesi’nde fare bırakmamış, Fatma Kevser Hanım kedisinin dünyadaki en iyi fare avcısı olduğunu aşağı kapıda bekleyen Akşam gazetesinin yaman muharrirlerinden Cemalettin Bildik’e pencereden söylüyor, aklımda ‘52 gibi kalmış, Sermet Muhtar ise o sarı kediden pek hoşlanmıyormuş, yanlış anlaşılmasın, üstâdımız kedi sevmediğinden değil, düpedüz annesinin sarmana duyduğu sevgiyi kıskandığından mızıkçılık yaparmış. Oradan Çukurlu Çeşme Sokak’taki Lamelif Sahaf’a geçtik, kâğıtçılıktan sahhaflığa geçen Oktay Çetinkaya’nın kedileri pıtıs pıtıs, kardeşimizin sakat kedisi Şarlot aklıma geliyor. Murat oradan Fraktur hurûfâtlı bir yemek kitabı satın alıyor, hayli de ucuza, Lamelif’ten çıkıp Pembe Çıkmazı’ndaki Cinannüma Sahaf’a giriyoruz.
Lamelif demişken, rahmetli Coşkun Büktel’i unutmayalım, bir ara Oktay’ın üst katında oturmuştu, bu ülkedeki üç beş birinci sınıf adamdan biriydi, müthiş de bir tiyatro yazarıydı. Maalesef tiyatromuzda iplerin ikinci ve üçüncü sınıf kifâyetsiz muhterislerin eline geçtiği yıllardaydık, onun yeteneğini kıskandıklarından sükût suikastı yaptılar. Coşkun’a iş vermediler, oyunlarını sahnelemediler, meyhâne masalarında kafayı bulduklarında arkasından küfrettiler. Meteliksizdi, bu yüzden Çukurlu Çeşme Sokak’tan Sapanca’ya taşınmak zorunda kaldı, oturduğu evin ne elektriği, ne sobası ve ne de suyu vardı. Hemen her gün telefonlaşıyorduk, ondan biliyorum, en son sohbetimiz ise Ayn Rand üzerineydi, ikimiz de Ayn Rand’ın romanından sinemaya uyarlanan “Yaratılan Dünya” filmine hayrandık, filmin başrollerinde Gary Cooper ve Patricia Neal vardı, bulursanız mutlaka seyredin, çünkü Coşkun’un fıtratı Howard Roark’ta.
On dakika sonraysa Turnacıbaşı Caddesi’ndeki Sel’deyiz. Yayınevinin sarı beyaz tüy yumağı kedisi Porsuk geldiğimizi anlıyor ve yatağından kalkıp bizi kapıda karşılıyor. Çok sevinçli, kendisine morina balıklı yaş mama getirdiğimizi hissetmiş gibi, onu tabağında nefessiz yerken, bizler de Aslıhan’a doğru yürüyoruz. Müne Özdemir’in bir işi çıkmış, yok, yukarı kattaki Mehrican Şen de henüz gelmemişti. Biraz Mehmet Ağkuş’ta oyalanıyoruz, yani Eylül Kitabevi’nde. Ondan Balıkpazarı’na adım atıyoruz, bu defa Nizam’a değil, Oğuzhan bizi Çukurlu Çeşme Sokak’taki Hayri Usta’ya götürüyor.
Fatma Kevser’in sarmanı olur da Oğuzhan Murat Öztürk’ün Mısır’ı olmaz mı, sokaktan tekir bir kedi, Oğuzhan’ın rahmetli babası Selahattin ağabeyimiz onu son gecesinde içeriye almış, hava çok soğukmuş, dışarıda üşümesini istememiş, yatmaya çıktığında da içeride bırakmış. Mısır şimdi o me’şûm gecenin yegâne sevimli yadigârı, Oğuzhan’ın annesi kedici olduğundan üstüne titriyor. Çukurlu Çeşme Sokak’a giderken gözüm Galatasaray Lisesi’nin kapısında, orada koca kafa siyah beyaz bir Sylvester vardı, birkaç haftadır göremiyorum, korkumdan da kimseye soramadım.
Ötüken’e döndüğümüzde Göktürk Ömer Çakır’ın odasını dolmuş buluyoruz, Raşit Ulaş, Gökhan Yılmaz, Melih Yıldız, Hasan Erimez ve Samed Ayazlı erken gelmişler. Aslında biraz Oswald Spengler konuşulsun isterdim ama Murat ve Gökhan yine Schopenhauer faslını açtılar. Raşit ise başka yerde, kafayı on yedi yaşındaki Atlas Çağlayan’ı bıçaklayarak öldüren on beş yaşındaki katile takmış, bu kaçıncı vak’a artık, televizyon kanallarına çıkıp suça sürüklenen çocuklar zırvalığıyla ahkâm-ı adâletten ve ahkâm-ı şahsiyyeden bahsedenlere ben de Raşit kadar öfkeliyim. Ne çocuğu! Kardeşim bizler bu ülkede ‘80 öncesinde on beş yaşında eline tabanca alıp adam öldüren çok sayıda politik katil görmüştük, ama o vakitler onlar için kimse çocuk demiyordu, militan diyordu. Kulağım Göktürk’ün sigara dumanından göz gözü görmez odasında, Oğuzhan’ın odasında otururken, Melih Yıldız da içerideki sigara dumanından kaçıp yanımıza gelmişti, bir ara koridorda Ahmet İyioldu ağabeyimizi görüyorum, kendi mahfillerine niçin uğramadığımı soruyor, haklı, oradakiler ‘60’lı ve ‘70’li yılların tanıkları olduklarından, büyüklerimizden yazılmamış anekdotları dinlemek maksadıyla bir saatliğine bile olsa Nurhan Alpay’ın odasına geçmeyi ben de istiyordum. Ancak, o sırada Cezmi Bayram yanımıza gelip, Melih Yıldız ile benim köy enstitüleri sohbetimize katılınca, Nurhan Alpay’ın odası haftaya kalmış oldu.
Geçen yaz bir çay simit gününde Oğuzhan ile Dünya Sağlık Sokak’taki Selçuk Altun’a gitmiştik. Bir gün de Kırmızı Kedi’deki Enis Batur’a. Tünel’deki Kırmızı Kedi’ye geçenlerde bizimle Göktürk Ömer Çakır da geldi. Orada içtiğim çayın lezzetini hiç unutamadım, çayı demleyen bayanın ismini Enis ağabeye soracağım ama hep aklımdan çıkıyor, kendimin demlediklerinin dışında son yıllarda içtiğim en iyi çaydı. Ara sıra Oğuzhan ile Hazzopulo Pasajı’nda Murat Uncu’ya uğruyoruz, Tünel’e kadar indiysek Metin Celal’i de ziyâret ediyorduk, ancak Metin geçen yıl Tünel Geçidi İşhanı’ndaki ofisini boşalttı. Arkada Pera Palas var, İlham Gencer hayattayken oranın kubbeli salonunda çay içip piyanosunu dinlemeye bayılırdım. Altı veya yedi yıl önce, yine Pera Palas’tayken, Petros Markaris, Adnan Özer, Metin Celal ve ben yeni bir Fenerbahçeliler derneği kurmaya karar vermiştik.
Yapı Kredi Yayınları’nın karşı sırasındaki Mandabatmaz’daki ocağa vaktiyle ressam Arslan Eroğlu ile çok sık uğrardık, ocağın sokağında Arslan’ın Arnold ismini verdiği üstü duman, göğsü beyaz bir erkek kedi vardı, çok güzeldi, ona bakınca insanın aklına gerçekten de Arnold Schwarzeneger geliyordu, ancak Mandabatmaz’da hayvanlara kötü davranıldığına tanık olunca bir daha ocağa uğramadım. Bir süre sonra, sanırım 2012 yazında, Arnold hastalandı, Arslan onu Levent’te bir veterinere götürdü ama Arnold’u enfeksiyoz peritonitiden kurtaramadı. Benim Beyoğlu’nda ayağımı kestiğim mekân sadece Mandabatmaz değildi, arkadaşım Cengiz Güngör de bir iki ortakla Kallavi’yi açtığında, oradaki garsonlar kedilere kötü davrandığı için Kallavi’ye bir daha uğramadığımı bilenler çoktur, işin komik tarafı, rahmetli Cengiz de patron olmasına rağmen bana uymuş, Asırlı’nın karşı sırasındaki İmroz’a takılmaya başlamıştı.
Bu hafta da Bayram’ın Yeri’ndeki “Gıravatlı” mahfilimizi yazmaya yer kalmadı, artık önümüzdeki haftaya mutlaka Çiçek Pasajı’na gireceğim. Yine de şöyle bir baktım, Besim Dalgıç’ın, Naci Çelik Berksoy’un ve Erdinç Ötgen’in masasının henüz servise açılmadığını gördüm. Şimdi aklıma geldi, ‘70’li yılların Beyoğlu’nu aslında Orhan Gazi Canbulat ağabeyimizden dinlemek isterdim, çünkü o yıllarda Beyoğlu’nda emniyet âmiriydi. Kim bilir, onda ne Beyoğlu hikâyeleri vardır, onu Kayseri’den İstanbul’a geldiğinde, Bener Dortunç ve Erdinç Akkuş ağabeylerimiz ile Bayram’ın Yeri’nde aynı masada oturtmak çok keyifli olur diye düşünüyorum. Son noktayı koyacağım ya, kulak zarlarıma bir Nazan Öncel şarkısı dayandı. Hadi, başından birazcık dinleyelim. “Beyoğlu’na götür beni, kitaplara bakalım / Sokaklarda gitar çalalım, tatil için para yapalım / Oturalım bir yerde, bir iki lâf edelim / Sinemaya gidelim, sonra karanlıkta öpüşelim”. Nazan’ınki hoş şarkı da, Beyoğlu’nda kitapçı kaldı mı, bunu bir de ona sormalı, bugün kitapçı dediklerimiz birer hediyelik eşyâ dükkânından farksız, kitaptan başka her şey var, ancak koca caddede öylesi bile artık iki üçü geçmez, sokaklarda gitar çalanlara ise epeydir rastlamıyorum, sinema derseniz de, onların ağır kadife perdelerinin anılarımızın üstüne çekilmesinin üzerinden yıllar geçmedi mi, bir düşünün bakalım, en son Emek’te, Fitaş’ta veya Dünya’da film seyretmeye gittiğinizde kaç yaşındaydınız...
