Hem gelirler, hem fiyatlar artıyor; ama ne çalışan memnun ne üretici

Bir esnaf lokantası sahibi sohbet esnasında anlatıyor:

Sigorta ve tüm haklarla birlikte asgari ücretin üzerinde maaş verdiğimiz halde, çalıştıracak eleman bulamıyoruz. Çalıştırdıklarımızın da maaşlarını ödemekte zorlanıyoruz. Hatta bazı aylar, malzeme, kira, elektrik, doğal gaz ve diğer işletme giderlerini karşıladıktan sonra; çalışan maaşlarını ödemeye neredeyse para kalmıyor. Zar zor denkleştiriyoruz. Yemek maliyeti ve işletme giderlerindeki artış oranında fiyatları arttırırsak, satışlarımız düşüyor. Buna karşılık, çalışanlarımız da aldıkları maaşlardan hiç memnun değil. Kendilerine yetmediğini biliyoruz.

Biz maaşları ödemekte zorlanıyoruz; çalışanlar geçinmekte zorlanıyor. Biz durumumuzdan memnun değiliz; çalışanlar da durumlarından memnun değil. Her ay zam yaptıkları halde kendilerinden mal aldığımız tedarikçiler de memnun değil. Üstelik, ödediğimiz kira yüksek olduğu halde; dükkan sahibi de aldığı kiradan memnun değil.

Anlaşılması zor bir durum olmakla birlikte lokantanın yaşadıkları, içinde bulunduğumuz ekonomik yapının özüne dair mikro ölçekli bir tablo ortaya koyuyor.

Ciddi oranda işsizlik ve gelir yetersizliği olmasına rağmen işletmeci neden eleman bulmakta zorlanıyor?

2000’li yılların başından bu yana ülkede çok sayıda haneye, sosyal yardım ve transfer harcamaları kapsamında farklı başlıklar altında gelir desteği sağlanıyor. Bu kapsamda, devletten yaşlı aylığı, engelli aylığı, işsizlik maaşı, evde bakım maaşı, enerji ve gıda destekleri, eğitim bursu benzeri yardımları alanların sayısı 20 milyona yaklaştı.

Her biri tek başına düşük tutarlı olsa da toplu olarak değerlendirildiğinde, sağlanan bu yardımların bazı hanelerin temel ihtiyaçlarını hatırı sayılır derecede karşılayabildiğini gözden uzak tutmamak gerekir.

Çalışabilecek yaştaki kişiler için asgari ücretli bir iş; uzun çalışma saatleri, ulaşım masrafları ve fiziki yıpranma anlamına geliyor. Yardım giren hane, bu transferler sayesinde en düşük düzeyde de olsa ayakta kalabiliyorsa, asgari ücretli bir işten elde edilecek gelir cazibesini kaybediyor. Sosyal yardımların kapsamı ve hacmi arttıkça, ekonomide “rezervasyon ücreti,” yani “kişinin en düşük miktarda çalışmaya razı geleceği ücret” olarak tanımlanan bu ücret eşiği yükseliyor. Dolayısıyla insanlar, asgari ücretli işlere itibar etmemeye başlıyorlar.

Bu durumu, tek başına tembellik ya da isteksizlik gibi ahlaki yargılamaya konu olacak bir tercih olarak değil; rasyonel “maliyet–fayda hesabı” gibi ekonomik bir tutum ve davranış olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Restoran, kafe gibi küçük işletmelerin çalışacak insan bulmakta zorlanması; özellikle “emek-yoğun sektörlerdeki işgücü arzının daralmasının bir sonucudur. Bu nedenle işverenler, personel tutabilmek için ücretleri artırmak zorunda kalıyorlar.

Ekonomik gelişmeye, üretim kapasitesindeki veya verimlilikteki artışa dayanmayan bir ücret artışı kalıcı refah oluşturmuyor; yalnızca maliyetleri yukarı itiyor. Ücret, işveren açısından “çok yüksek” hâle gelirken, çalışan açısından da “tatmin edici” olamıyor.

Personel ücretlerinde olduğu gibi; malzeme, kira ve işletme giderlerinde gerçekleşen zamlar da maliyeti sürekli yükseliyor. Teorik olarak maliyetlerin aynı oranda satış fiyatlarına yansıtılması gerekir. Ama restoran sahibi, yemek fiyatlarını gönlünce belirleme şansına sahip değil. Neden? Fiyatları büyük ölçüde talep tarafının, yani müşterinin imkân ve sınırlılıklarına göre belirlemek durumundadır. Çünkü, müşterileri kitlesi de aynı enflasyonist ortamda yaşıyor. Bu kitlenin de kira, gıda, ulaşım ve enerji maliyetlerinin artması dolayısıyla harcanabilir geliri sürekli daralıyor. Dışarıda yeme içme, zorunlu bir harcama olmadığından; fiyatlar belirli bir eşiği aştığında, müşteri ya daha az gelmeyi tercih ediyor ya da lokantaya gitmekten tamamen vazgeçiyor. İşletme bu nedenle maliyeti fiyata tam olarak yansıtamaz; sonuçta satış hacmi ve kâr marjı düşer. Bu yüzden fiyatlar nominal (rakam) olarak yüksek göründüğü halde, işletme için yetersizdir ve giderek daha yetersiz hale gelir.

Çalışan için de ücret artmış göründüğü halde aldatıcıdır. Ağırlaşan geçim şartları ve yükselen enflasyon, ücret artışını hızla eritir; dolayısıyla alınan ücretin satın alma gücü sürekli düşer.

Bu çelişkili durumun temel nedeni gayet açık: Üretilen toplam değer artmamıştır. Aynı sınırlı değer, daha yüksek rakamlarla, artan maliyetler altında paylaşılmaktadır. Pasta büyümeden, dilimler yeniden kesilmektedir.

Hükümet, hoşnutluklarını kazanmak ve oy desteğini artırmak amacıyla sosyal yardım yapılan nüfus tabanını genişlettiğinde, bu harcamaları finanse edebilmek için zorunlu olarak ya para basmaya, ya borçlanmaya ya da vergileri artırmaya yönelecektir. Para basma veya borçlanma yoluna gitmesi, beklendiği üzere doğrudan para arzını ve enflasyonist beklentileri artırarak fiyatlar genel düzeyini yükseltecektir. Vergileri arttırması ise, bir taraftan zaten yüksek maliyetlere katlanmakta zorlanan üretici kesimi daha da ağır bir finansman yetersizliği tablosuyla karşı karşıya bırakacak; diğer taraftan yeni vergiler üzerinden hacmi artan sosyal yardımlar yoluyla geniş bir nüfusun istihdam ve üretim sürecinin dışında kalmasına neden olacaktır. Bu da kaçınılmaz olarak, işletmelerin değer üretme kapasitesini ve gelişme potansiyelini zayıflatacaktır.

Üretim ve verimlilik artışıyla desteklenmeyen bu gelir transferleri ile asgari ücret ve genel ücretler düzeyinde ortaya çıkan artışlar; temel tüketim maddeleri ve iğneden ipliğe eşya ve girdi fiyatlar üzerinde yukarı yönlü baskı oluşturacaktır. Sonuçta enflasyon, para arzı ve borçlanma gibi mekanizmalarla yalnızca doğrudan değil; “üretim–istihdam–ücret dengelerinin” bozulması yoluyla da dolaylı ve kalıcı biçimde artacaktır.

Lokanta sahibince dile getirilen üretici, çalışan, tedarikçi ve müşteri gibi aynı ekonomik faaliyetin asli paydaşları olan unsurların tamamının aynı anda memnuniyetsizlik yaşaması; eşyanın tabiatına, piyasa sisteminin iç mantığına ve ekonomik diyalektiğe aykırı gibi görünse de, gerçekte bu yapının ürettiği çelişkili, imkânsız ve garip bir denge durumunu ifade ediyor. Ne ücretler gerçekten “yüksek,” ne fiyatlar gerçekten “yeterli,” ne de taraflardan herhangi biri gerçek anlamda kazançlıdır. Bu topyekün tatminsizlik hali, üretim ve verimlilikten kopmuş gelir dağılımının ve zorlanan piyasa dengelerinin arka planda oluşturduğu rahatsız edici ekonomik gerçeklerin, sahada bir işletme örneğindeki tezahürüdür.

Burada söylenenler, sosyal devlet kavramına ve bu kapsamda devletin yoksullara gelir desteği sağlamasına bir eleştiri değildir. Eleştirilen, üretim kapasitesiyle uyumsuz geniş tabanlı kalıcı sosyal transferlerin ve ekonomik gerçeklikten kopuk ücret artışlarının, düşük verimli bir ekonomide oluşturduğu yapısal bozulma ve bunun giderek bir sarmal haline gelmesidir.

Gerçek çözüm, ücretleri ya da yardımları tek başına arttırmakta değil; üretimi, verimliliği ve katma değeri birlikte artıracak bir ekonomik zemini yeniden kurmakta yatıyor.

YORUMLAR (1)
1 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.