''Tayt giyen vali'' tartışması: Olgularla algılar arasında çatışma
Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli’nin ilinde düzenlediği ve bizzat sürücü olarak katıldığı bisiklet festivali sırasında giydiği kıyafet nedeniyle CHP milletvekilinin meclis kürsüsünden fotoğraflarını göstererek kendisine atfettiği “taytla gezen vali” yakıştırması ve buradan doğan tartışma kısa sürede sosyal medyada viral hale geldi.
Daha sonra bu kapsamda yaşanan gelişmeler, bir spor kıyafetinin uygun olup olmadığı meselesini aşarak Türkiye’de devlet yöneticisinin nasıl görünmesi gerektiğine dair geleneksel kabullerle değişen toplumsal hayatın gerekleri arasındaki çatışmayı su yüzüne çıkardı.
Olayın gerçek seyrini ve somut zeminini dikkate aldığımızda, karşımızda makamının temsil ve protokol gereklerini yerine getirmenin yanında; görev yaptığı ilin kalkınması, tanıtılması, turizm potansiyelinin geliştirilmesi ve sporun halkta yaygınlaştırılması için aktif çaba harcayan bir mülki idare amiri görüyoruz.
Çiçekli’nin bu bağlamda bisiklet sporuna ilgi duyması ve bu sporu yaygınlaştırmak için ülkenin farklı bölgelerinden bisikletçileri Ardahan’a davet etmesi, valilik görevini yalnızca rutin hizmetleri yerine getirerek değil; potansiyel kaynakları harekete geçirerek, insanlara örnek olarak ve toplumsal katılım sağlayarak yürüttüğünü gösteriyor.
Bisiklet kıyafeti, vücudu saran dar bir giysi olsa da, gündelik hayatta estetik veya teşhir amaçlı tercih edilen sıradan bir “tayt”tan farklı olarak; hareket sırasında sürtünmeyi ve hava direncini azaltmaya, uzun sürüşlerde hareket kolaylığı sağlamaya ve sürüş performansını arttırmaya yönelik özellikler taşıyor. Bu nedenle bisiklet kıyafetinin alt bölümü, ‘tayt’ değil; teknik adıyla “bisiklet şortu” olarak adlandırılıyor.
Dolayısıyla kıyafetin eleştiriye konu olacak şekilde kişinin anatomik hatlarını göstermesi bu sporun teknik gereklerinden kaynaklanan kaçınılmaz bir sonuç. Bisiklet elbette eşofman veya daha bol bir giysiyle de sürülebilir; ancak normal olarak beklenen, bu sporun standardına uygun kıyafet giyilmesidir. Burada ortaya çıkan temel gerilim, sporun gerektirdiği kıyafetin “fonksiyonel uygunluğu” ile geleneksel yönetim kültürünün vali için öngördüğü ve halkın zihninde klişeleşen standart resmi kıyafetin “algısal uygunluğu” arasındaki çatışmadır.
Bir normun elverişliliği, yalnızca şeklinden değil, içinde bulunduğu ortama uygunluğundan doğar. Yüzme havuzunun kenarında şort giymek normal olduğu halde, bu şekilde bir toplantıya katılmak uygun değildir. Tersine, havuz kenarında takım elbiseyle oturmak da bağlamla uyumsuz ve münasebetsiz bir görüntü oluşturur. Bu bakımdan asıl sorulması gereken, valinin söz konusu kıyafeti neden giydiği değil; nerede, hangi faaliyet sırasında ve hangi amaçla giydiğidir. Vali bu kıyafetle makamında resmi kabul yapmamış, bir toplantıya katılmamış ve özellikle bu kıyafeti giyerek vatandaşlarla buluşmaya gitmemişse, ortada bir sorunun varlığından söz etmemek gerekir. Sporun ardından, bisiklet kıyafeti üzerinde iken vatandaşlarla karşılaşması ve aynı kıyafet içinde onlarla sohbet etmesi de faaliyetin doğal devamı olarak değerlendirilmelidir.
Valinin, bulunduğu ilde “devletin temsilcisi” olması nedeniyle devletin ciddiyetini, güvenilirliğini ve otoritesini temsil etmesi, davranışlarında belli bir ölçü ve ağırbaşlılık taşıması gerektiği dikkate alındığında; bazı kişilerin bisikletçi kıyafeti içindeki valiyi garipsemeleri tümüyle anlaşılmaz değildir. Çünkü, vatandaşların zihninde vali figürü uzun yıllar boyunca takım elbiseli, mesafeli, resmi tavırlı bir yönetici prototipiyle özdeşleşmiştir. “Bisiklet şortu içinde halkla konuşan vali” profilinde eleştiri konusu yapılan nokta; özellikle bu geleneksel prototipi hâlâ güçlü biçimde taşıyan kesimlerde ortaya çıkan “beklenti uyumsuzluğudur.” Dolayısıyla rahatsızlık, yapılan işin yanlışlığından değil; yapılma biçiminin alışılmış yönetici görüntüsüyle örtüşmemesinden kaynaklanıyor. Bu yönüyle olay, olgular ile algılar arasındaki çatışmanın tipik bir örneğidir.
Peki bu beklenti, tartışılmaz mıdır ve hiç sorgulanmamalı mıdır?
Aksine sorgulanmalı, yeni şartlara kavuşturulmalı ve gerçekçi bir zemine oturtulmalıdır.
Bundan 40-50 yıl önce devlet yöneticisi ile ortalama vatandaş arasında eğitim, gelir, bilgiye erişim, hayat tarzı ve sosyal statü bakımından çok geniş bir mesafe bulunuyor; devlet otoritesi de büyük ölçüde resmiyet, mesafe ve erişilmezlik yoluyla hissedilir hale geliyordu. Günümüzde ise iletişim teknolojileri, sosyal medya, küreselleşme, eğitim seviyesindeki artış, hayat tarzlarının çeşitlenmesi ve vatandaşların yönetime doğrudan erişme beklentisi, yönetici profilini değiştirmiştir. Artık halkın çoğu, yöneticilerini kendilerinden biri olarak görmek istemektedir.
Bu noktada sorulması gereken kritik soru şudur:
Bisiklet giysili fotoğrafının normal yollardan medyada yer alması, vali hakkında böylesine olumsuz bir algının güçlü bir odaklanma ile tüm toplumda yerleşmesine ve viral hale gelmesine neden olacak mıydı?
Milletvekilinin, valinin görüntülerini afişe ederek, “taytla gezen vali,” “böyle vali olmaz,” “kendisine asma yaprağı gönderilsin” şeklindeki ajite edici ve negatif algı oluşturucu provokasyonu olmasaydı, elbette böyle bir sonuç çıkmayacaktı. Siyasal iletişimde bir olayı adlandırmak, ilginç bir şekilde o olayın nasıl anlaşılacağını ve ne yönde bir seyir izleyeceğini de belirliyor.
Milletvekilinin meclis kürsüsünden yine aynı fotoğrafları göstererek; “Bakın ne kadar sportmen bir vali…Düzenlediği bisiklet turnuvasına bizzat katılarak ilimizde sporun gelişmesini sağladı. Her ile böyle vali lazım” dediğini farz ettiğimizde, sonuç tabii ki yüzde yüz tersi olacak; fotoğrafa bakanlar, “profesyonel bisikletçi formunda bir vali” görecek ve kıyafeti nedeniyle kendisini eleştirmeyi hiç akıllarına getirmeyeceklerdi. Hatta bu olay nedeniyle halkın zihninde Çiçekli hakkında “başarılı vali” algısı yerleşecekti.
Siyasal ajitasyonun en etkili yöntemlerinden biri, karmaşık bir olguyu kolayca dolaşıma sokulabilecek “küçültücü bir etikete indirgemektir.” Bu bağlamda, “taytlı vali” etiketi de yöneticinin övgüyle karşılanması gereken eylemini; niteliğinden ve taşıdığı anlamdan saptırarak kitlesel eleştiri dalgasına maruz bırakacak bir hedef haline getirmiştir.
Valinin pozitif bir eylemi, sembolik bir beden ve kıyafet tartışmasına dönüştürülmüş; iline sağladığı işlevsel katkı ve bir bütün olarak yöneticilik performansı tek bir görüntü üzerinden değersizleştirilmiştir. Bu nedenle milletvekilinin müdahalesi yalnızca bir kıyafet eleştirisi değil, aynı zamanda başka amaçlar taşıyan bir “çerçeveleme” ve “algı yönetimi” operasyonu olarak değerlendirilmelidir.
Burada yapılan şey özetle, yaşananların; gerçeklerden, amaçlardan, işlevlerden ve sonuçlardan uzaklaştırılarak; semboller, çağrışımlar ve siyasal mesajlar alanına taşınmasıdır. Türkiye’nin sosyopolitik ortamında, olgular ile algıların sık sık çatıştığı ve çoğu defa algıların olguları mağlup ettiği düşünüldüğünde; bu olay, toplumun zihin haritasını incelemek bakımından adeta bir laboratuvar örneği niteliğindedir.
Bu yazının kapsadığı değerlendirme, valinin medyada merkeze alındığı “tayt giyme” olayıyla ilgilidir. Ancak, münhasıran “tayt giydiğine dair” tartışmalar nedeniyle görevden alınmış olup olmadığını ise, kesin olarak bilmemiz mümkün değildir.
Pratikte, özellikle yüksek temsil makamlarında bulunan kişiler, farklı toplumsal kesimlerin algılarını hesaba katmak ve yanlış anlaşılmaya meydan vermemek durumundadırlar. Dolayısıyla yöneticilerin toplumdaki hassasiyetleri bütünüyle yok sayması gerçekçi değildir. Ancak algıyı önemsemek, geleneksel beklentilere ve katı klişelere teslim olmak veya işlevsel olanı sırf alışılmadık göründüğü için terk etmek anlamına gelmemelidir. Örnek olayımızda ise yönetici açısından hüner, “sportmen vali” olarak anılmakla “tayt giyen vali” olarak etiketlenmek arasındaki ince çizgiyi doğru bir davranış kontrolü ve iletişim stratejisiyle koruyabilmektir.
Valinin hem devlet otoritesinin temsilcisi sıfatını taşıması, hem makamının vakarını koruması, hem de vatandaşın gündelik hayatına temas etmesi gerekir. Bu bağlamda “devletin temsilcisi olmak” ile “halktan biri gibi davranabilmek” birbirinin zorunlu karşıtı değildir. Aksine yeni kamu yönetimi, otoritenin yalnızca mesafeye dayanması değil; güven, erişilebilirlik, hizmet üretme kapasitesi ve toplumsal katılımla bütünleştirilmesi gerektiği anlayışına evrilmiş bulunmaktadır.
“Sportmen, aktif ve halkla iç içe bir vali imgesi;” bu dönüşümle doğrudan uyumludur. Ancak sorun, bu yeni yönetici profilinin toplumun bütün kesimleri tarafından aynı hızda benimsenememiş olmasıdır.
