Biz ve anomik ahvalimiz

Mustafa Öztürk

Bu yazı, “Sen neyin peşindesin? Senin bu müslüman toplumla ne alıp veremediğin var?” diye başlayıp hakaretle son bulması muhtemel birtakım eleştirilere hedef olacaktır. Ne yazık ki gerek 17-25 Aralık sürecinde gerek daha öncesinde FETÖ’ye dair yazdıklarımdan dolayı da benzer eleştirilere muhatap olmuştum. Fakat kim ne derse desin ve nasıl eleştirirse eleştirsin, şu bir gerçek ki günümüz Türkiye toplumu anomi hastalığına yakalanmış durumdadır. Bu sârî hastalıkla ilgili tespitlerimiz hem bir öz eleştiri, hem de emir bi’l-marûf nehiy ani’l-münker ilkesi uyarınca hisbe bağlamında okunmalıdır. Hisbe kişi, toplum ve devlet haklarını ihlal fiillerine karşı kamu düzenini ve genel ahlakı koruma faaliyetini ifade eden bir terimdir. Ancak bizim buradaki çabamız “ihtisab ağalığı” veya “ahlak zabıtalığı” gibi bir faaliyetten öte, kendimize çeki düzen verme ihtiyacımız hususunda duyarlılık oluşturmaya yönelik sivil ve samimi bir gayretten ibarettir.

***

Sistematik olarak ilk defa Emile Durkheim tarafından kullanılan anomi kavramı toplumsal bir hastalık olarak kural tanımazlığı ifade eder. Başka bir ifadeyle, toplumsal yapıdaki normlar ve kuralların işlevini yitirmesiyle ortaya çıkan başıbozukluk, dengesizlik ve karmaşa durumu anomiye tekabül eder. Usulsüz imar, ihale gibi sorunlardan kaçak yapı ve kaçak elektrik kullanımına, devletten maaşın kesilmemesi veya maaş bağlanması için resmen boşanıp fiilen/dinen(!) evli yaşamaktan, zekâtı vergi borcuna sayma kurnazlığına değin sayısız kuralsızlık birer anomi göstergesidir. Bireysel davranışları tanzim edici sosyal ahlak normlarının alt üst olmasını ve davranışlar üzerinde müessir kuralların bulunmamasını ifade eden anomi halinde toplumsal dokular gevşer, maşeri vicdan derinden yaralanır, doğru-yanlış konusunda ahlâkî rehberlik kaybolur ve nihayet yön yitimi kaçınılmaz olur.

Prof. Ali Çarkoğlu ve Prof. Ersin Kalaycıoğlu’nun yakın geçmişte yaptıkları bilimsel araştırma anomi hastalığımızın yaygınlık düzeyi hakkında ürkütücü sonuçlar ortaya koyuyor. Araştırmadaki, “Nüfusumuzun yüzde 85’i kuralsızlık ortalamasını aşan tavırlar ve anlayışlar içinde” ifadesi vahim vaziyeti yeterince açıklıyor. Belli ki toplum olarak kuralsızlığı kural gibi algılamaya teşne halde yaşıyoruz. Hemen her birimiz her türlü kuralın esnetilebileceğine veya arkasından dolanılabileceğine dair güçlü bir inanç taşıyoruz. Kural esnetmeyi ve çok kere de kuralı bertaraf etmeyi normal bir davranış olarak görüyoruz. Hâl böyle olunca, memleketteki her on kişiden yedisi memuriyet için torpil gerektiğini, her on kişiden altısı amaca giden yolda her şeyin mubah olduğunu ve yine her on kişiden beşi zamana ve mekâna göre ahlâkî normların pekâlâ değiştiğini rahatlıkla söyleyebiliyor. Diğer müslüman ülkelerde de genel manzara bizden pek farklı görünmüyor. The George Washington Üniversitesi’ndeki iki araştırmacının, “Müslüman Ülkeler Ne Kadar İslâmî?” başlıklı araştırmasındaki sonuçlar halkı müslüman ülkelerden hiçbirinin İslâmîlik endeksi sıralamasının ilk otuzunda yer almadığını gösteriyor.

Öte yandan, yine Çarkoğlu ve Kalaycıoğlu tarafından Uluslararası Sosyal Saha Çalışmaları Programı kapsamında hazırlanan “Türkiye’de ve Dünyada Vatandaşlık” (2015) başlıklı rapora göre Türkiye insanının yüzde 75’i (dünya ortalamasında birinci) insanların kendilerinden yararlanmaya çalıştığını düşünürken, yüzde 86’sı (dünya ortalamasında ikinci) insanları güvenilir bulmadığını söylüyor. Türkiye’de araştırmaya katılanların sadece yüzde 14’ü insanlara güvenilebileceğini belirtiyor. Buna mukabil Danimarka’nın yüzde 77’si, Norveç’in yüzde 73’ü, İsveç’in ise yüzde 66’sı insanlara güvenilebileceğini söylüyor. Demek ki “ruh kökümüz, gönül coğrafyamız, medeniyet inşası, biz idraki” gibi fiyakalı laflarla peynir gemisi yürümüyor.

***

Hâsılı, anomi hastalığı bizi çökertmek üzeredir. İki-üç dünyalı olarak yaşayıp sadrımızda iki-üç ayrı kişilik taşımamız da anominin tuzu biberi olsa gerektir. Tanzimat’tan beri parçalanmış bir zamanın yaşandığına atıfla modernleşme sürecinin yarattığı sancıların psikolojik izdüşümlerine dikkat çeken Tanpınar’ın söylediği gibi her daim içimizden ikiye bölünmüş halde yaşıyoruz, yaptığımızın çoğuna tam inanmıyoruz; çünkü bizim için başka türlüsünün de daima mevcut olduğunu düşünüyoruz. Bundan dolayı da kendimize birkaç farklı meşruiyet ölçütü oluşturuyoruz. Prof. Dr. Ali Bardakoğlu’nun Müslümanlığımızla Yüzleşme adlı eserinde ifade ettiği gibi zihnimizde birkaç farklı meşruiyet ölçütüne yer olması, birkaç çıkış kapımızın bulunması demektir. Yeri geldiğinde devletin kanununa, toplumsal nizama sığınırız. Şayet böyle bir imkân bulamazsak, bu sefer zihnimizdeki meşruiyet ölçütlerini devreye sokarız. Böylece kendi kendimize verdiğimiz veya başka birinden istimdatla elde ettiğimiz cevaz fetvasıyla yolumuzu bulmayı başarırız. Hele bir de cemaat ve tarikat mensubiyetimiz varsa, bu durumda üçüncü bir kapımız olur. Üç ayrı meşruiyet ölçütü ve bir o kadar da çıkış kapısı bulunan kişinin “güvenilir insan” (mümin) profili çizmesi mümkün değildir. Çünkü böyle bir insan üç ayrı kişilik, üç ayrı doğru, üç ayrı çıkış yoluna sahiptir. Kendimize bol seçenekli meşruiyet ölçütleri oluşturmamızın asla güven telkin etmeyen, her an farklı ölçütler arasında sörf yapabilen, dolayısıyla ne zaman ne yapacağı kestirilemeyen bir insan tipi ürettiği izahtan varestedir.

Yorum Yap
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
Yorumlar (42)
Yükleniyor ...
Yükleme hatalı.