Ruh macerana aşinaydım, çok iyi biliyordum başından geçenleri: Yerli olan, geçmişe, geleneğe ait pek çok şeyi hafife alan ‘Batılılaşma heveslisi/Batılılaşmış’ bir aile. Nazi kaçkını dadı rejimi altında piyano, yabancı dil, görgü eğitimi. Kendi toplumuna, kendi değerlerine yabancılaşmış bir genç. Kolejin son sınıfında ‘Yaşadığımız Odalar’ oyunuyla gelen şöhret. Kemal Tahir’le tanışma. Senarist olma isteği. Çok genç yaşta, ailesine inat, biraz da onlardan intikam almak için tasvip etmedikleri birisiyle evlilik. Sinemaya giriş. Sol bir çevre. Nihilizm. Atıf Yılmaz’a asistanlık, Vedat Türkali’ye sekreterlik. Kötü giden evlilik ve baba evine dönüş. Kısa bir bocalayış, üniversite. İlk nevrotik sıkıntılar. Ve tekrar sinema. Atıf Yılmaz’la yakınlaşma, ikinci evlilik. Mutlu bir yuva. Bir yandan ev kadınlığı öte yandan senaryo çalışmaları. Yoğun bir üretim. Sinemacılarla dostluk. Safa Önal’la ortaklaşa: ‘Ah Güzel İstanbul’… Giderek yaklaşan şizofreni. İkinci kez boşanma. 12 Mart darbesi. Tımarhane. Kemal Tahir’in ölümü. Buzların eriyişi, aileye sığınış. Gayrettepe’deki bir evin on üçüncü katında, Avrupa otellerinde, hastanelerinde, bir yatakta sırt üstü, ilaçlarla, krizlerle geçen yıllar. Ve Bülent Oran’la, Füsus’la hayata, yazıya, sinemaya dönüş.
Ana hatlarıyla buydu maceran. Ailenin ve içine girdiğin sol çevrenin etkisiyle, gelenekten yani medeniyetinden kopan ruhunun nihilizmden ateizme, ateizmden şizofreniye ve nihayet ‘delilik ülkesinden’ İslam’a kanatlanışı… Arayan bir insanın iç sıkıntısıyla dolaştın Yeşilçam sokağında. Füsus’ta buldun.

Senin trajedin, senin dramın hepimizindi oysa; yani Cumhuriyet’ten bu yana bütün bir neslin. Çürüdü diye yıkılan eski köşkün boşalan arsasına inşa edilen yeni ve gösterişli yapı eskisinden çok daha çürük, temelsiz, eğretiydi! Amaç batılı, çağdaş ve laik bir toplumdu… Sonuç: Köklerinden, mazisinden, gelenekten kopmuş fakat ne batılı olabilmiş ne de doğulu kalabilmiş şizofren bir toplum. Manevi mirastan, yerleşik köklü değer yargılarından, süzülmüş rafine beğenilerden uzak… Kültürel hezimet! Anomi! Ama az ama çok, milyonlarca Ayşe Şasa…
Delilik ülkesinin sınırlarında dolaştığın günlerde, her sabah ve her akşam ayakucundaki duvarda yer alan rafları kontrol edermişsin; Kemal Tahir, Şeyh-i Ekber Muhyiddin ibn Arabi ve İsmet Özel ciltleri hâlâ oradalar mı diye! Benim için de senin kitapların; ‘manevi babam’ dediğin Kemal Tahir’le birlikte senin kitapların da benim için böyle. Her daim başucumda görmek istediğim, sık sık dönüp okuduğum…
Şimdi mektupların da yayımlandı. Sıcak ve mütevazı. Orhan Pamuk’a, Yavuz Turgul’a, Şerif Mardin’e, Safer Dal’a ve daha kimlere... Kemal Tahir’in maneviyatına yazdığın ‘fantastik’ mektuplar. Duadan, tefekkürden, tesbihten, tasavvuftan, kültürden, Doğu’dan, Batı’dan, inançtan, modernlikten, Orhan Pamuk’un sana dediği gibi, ‘hiç kimsenin yapamadığı bir rahatlıkla ve hep kendinden söz eder gibi masumiyetle’ söz ettiğin ışıklı mektuplar. Paltomun cebine sığabilecek, her yere taşınabilecek kadar küçücük bir kitap üstelik. Onu yanımda taşımak, olur olmaz seninle konuşmayı vesile kılıyor. Seviniyorum.
Mektuplarını da yine aynı tutkuyla ve heyecanla okuyup o rafa kaldırdıktan sonra, oturup bu mektubu ben de sana yazıyorum şimdi. Bir cevabında Orhan Pamuk’un sana yakındığı, okuyunca benim de kendi içimi yoklarken elime denk gelen şu ‘ihtiyat’tan da kurtulayım istiyorum artık. Senin beni içine çektiğin meraklarımı, tıpkı senin gibi, hayatın kendisiyle birleştirebileyim.
Daha neler var acaba evrak-ı metrukende, yayımlanmamış? Onlar da yayımlanırsa bir gün, seninle aramızdaki mesafe hızla azalacak. Ve tanışsaydık, biliyorum, bana anlayışla bakacak mütebessim yüzün sayfaların arasından belirip kendini bana daha çok tanıtacak. Ne vakit metafizik bir esintiye ihtiyaç duysam senin yazılarındaki berraklık ve sadelik tazeleyecek beni. Ve benim gibi binlerce okurunu. Senden okuyacağımız daha ne çok ‘fantastik şey’ var Ayşe Hanım. Bekliyoruz.
