Antalya’da yağmur hız kesmeden sürüyor; ancak ne gökyüzünün gri örtüsü ne de yağan sağanak, Antalyalıların sinema aşkına engel olabiliyor. Salonlar yine tıklım tıklım, seyircinin festivale olan ilgisi her şeye rağmen devam ediyor. Ulusal Uzun Metraj yarışmasının üçüncü gününde biz de bu coşkulu kalabalığın arasında, iki çarpıcı filmi art arda izlemek için AKM Aspendos Salonu’ndaki yerimizi aldık. Perdede, birbirinden farklı dünyalarda geçen ama özünde "insanın en çaresiz anlarında kendi ahlaki sınırlarıyla ve vicdanıyla nasıl baş başa kaldığını" sorgulatan iki etkileyici hikaye vardı.
Entelektüel yüzleşme ve bir kara komedi
BÜŞRA BÜLBÜL'DEN SAMİMİ VE GERÇEKÇİ BİR İLK FİLM: ‘BİR ANNE HAKKINDA’
Günün ilk filmi, yazıp yönettiği ‘Çamaşır Suyu’ gibi başarılı kısa filmleriyle tanıdığımız, eşi Bekir Bülbül ile kurduğu Mayıs yapım şirketiyle de sektöre emek veren Büşra Bülbül’ün ilk uzun metrajlı kurmaca filmi ‘Bir Anne Hakkında’ oldu. Senaryosunu eşi Bekir Bülbül ile kaleme aldığı film, geçmişten günümüze anlatılan o klasik ‘süte su katma’ meselesinden esinlenerek çok temel ve yakıcı bir soruyu merkeze alıyor: "Bir insan sevdiklerini kurtarmak için ahlaki sınırlarını ne kadar esnetebilir?"
Film, karaciğer yetmezliğinin son evresinde olan ve hastanede organ nakli bekleyen kocasını yaşatabilmek için zamana karşı amansız bir yarış veren Sibel’in (Sevda Erginci) hikayesini anlatıyor. Üç çocuklu, apartmanların kapıcı dairesinde yaşayan, merdiven silen, çöp toplayan ve sabahın köründe köye gidip sağdığı sütleri satarak ameliyat parası biriktirmeye çalışan, kelimenin tam anlamıyla beli bükülmüş bir anne Sibel. Bir gün çocuklarının yavru kedilere süt verirken anneleri kızmasın diye süte su kattıklarını fark etmesi, onun da o çaresizliğin dibine vurduğu anda aynı yola başvurmasına, o meşhur ahlaki eşiği atlamasına neden oluyor.
Yönetmen Büşra Bülbül, süte su karışana kadar geçen sürede o yoksul evin atmosferini, çoğumuza kendi çocukluğumuzu ve o çilekeş Anadolu annelerini hatırlatan sıcaklığı muazzam bir sahicilikle perdeye yansıtmış. Örneğin, Sibel’in apartmandaki çocukların eskilerini giyip eğlenen kendi çocuklarının ısrarıyla o oyuna katıldığı sahne, festivalin başından beri travmadan travmaya koştuğumuz karanlık filmlerin arasında içimizi ısıtan, "Evet, yoksulluğun içinde de böyle naif ve güzel anlar vardır" dedirten çok kıymetli bir andı.
Sibel’in süte su kattığı andan itibaren ise hayatı adeta bir çöküş sarmalına giriyor. Çiçekleri soluyor, içtiği suda solucanlar görüyor, inek hastalanıp sütten kesiliyor, biriktirdiği paraları güveler yiyor... Yönetmen burada dini ve vicdani sembolleri ustaca kullanmış. Zikir çekilen bir evde, o manevi dünyanın içinde yaşanan bu ahlaki kayma ve ardından gelen derin pişmanlık hissi çok etkili verilmiş.
Dar bir oyuncu kadrosuyla çekilen filmin bence en çarpıcı sinematografik buluşu, Sibel’in ‘üst sınıftan’ insanlarla (çocuklarına eskilerini veren kadın, zengin sitedeki müşteri, hastanedeki hemşire) karşılaştığı anlar. Yönetmen, Sibel’e yukarıdan bakan, onu bir birey olarak görmeyen bu kadın karakterlerin yüzlerini bize de göstermiyor; onları sadece kapı arkasından veya kadraj dışında duyduğumuz sesler olarak bırakıyor. Bu tercih, yoksulluğun getirdiği ‘görünmezlik’ hissini anlatmak için muazzam bir yönetmenlik zekası. (Tiyatro dünyasının kıymetli ismi Osman Doğan’ı da kısacık bir rolde de olsa perdede görmek güzel bir sürprizdi.)
‘Sibel’ karakterini başarıyla canlandıran Sevda Erginci, film sonrası söyleşide bu rolün kendisini de dönüştürdüğünü, ahlakın aslında ne kadar ‘koşullara bağlı’ olduğunu bu rol sayesinde anladığını söylerken çok haklıydı. Sibel’in en büyük destekçisi, adeta onun kaderini daha şimdiden omuzlamış olan evin büyük kızı Songül rolündeki küçük oyuncu Deniz Duygu Köse ise kesinlikle filmin parlayan yıldızı. Doğallığı ve yeteneğiyle perdede harikalar yarattı.
Büşra Bülbül, muhafazakar camiadan bir yönetmen olarak filminde Human Symphony Orchestra’nın yorumladığı Casta Diva (Bellini) gibi evrensel müzikleri kullanarak da klişeleri kıran ilginç ve cesur bir tercihe imza atmış. Yönetmenin, inancıyla çelişip günaha giren Sibel'in çaresizliğini, Bellini'nin iffet yeminini bozan rahibe Norma'nın duası olan Casta Diva ile eşleştirmesi, filmi yerel bir dramdan çıkarıp evrensel bir trajediye dönüştüren zekice bir detaydı kesinlikle.
Filmin, Altın Portakal gibi, jüri kararlarında zaman zaman politik tercihlerin de rol oynadığı malum olan festivallerde en büyük ödülü alması zor görünse de, Büşra Bülbül bu samimi ve güçlü ilk filmiyle kesinlikle kıymetli bir ödülü hak ediyor.
Yolu açık olsun.

AYDIN ORAK'TAN VİCDANIN VE ÇELİŞKİLERİN FİLMİ: ‘ÖLÜ ARININ İĞNESİ’
Günün ikinci filmi, sosyal gerçekçi ve biyografik temalara odaklanan ödüllü bağımsız sanatçı, yazar ve yönetmen Aydın Orak’ın Antalya Film Forum'da ‘En İyi Proje’ ve ‘Ekipman’ ödüllerini kazanarak yola çıkan yeni filmi ‘Ölü Arının İğnesi’ydi. Türkiye-İngiltere-Sırbistan ortak yapımı olan ve Türkiye prömiyerini burada yapan film, yönetmenin kendi kitabından sinemaya uyarlanmış.
Film, kaybın, suçluluğun ve travmanın geride bıraktığı ‘görünmez ama can yakan’ yaraları çok güçlü bir psikolojik metafor üzerinden, bir arı iğnesi üzerinden anlatıyor. Hikaye, yanlışlıkla çocuğuna farklı bir damla vererek iki aylık bebeğinin ölümüne sebep olan avukat Yusuf (Cansel Elçin) ve bu travmayla günden güne sessizliğe gömülen eşi Ayşe’nin (Zeynep Tuğçe Bayat) vicdan azabı ve yas süreci etrafında şekilleniyor.
Filmle birlikte öğrendiğime göre, doğada bir arı ölse bile, iğnesindeki zehir mekanizması refleksif olarak kalır ve üzerine basıldığında hâlâ can yakabilirmiş. Filmde de ölüm gerçekleşmiş, olay fiziksel olarak bitmiştir ancak ‘iğne’, yani o korkunç vicdan azabı Yusuf ve Ayşe’nin ruhuna batmaya, onları her an zehirlemeye devam etmektedir. Olayın başlarında, evdeki sivrisineği bile öldüremeyen, alkollüyken cinayet işleyen genci savunurken vicdan azabı çeken (burada Nilüfer Açıkalın’ı da güçlü bir hakim rolünde görüyoruz), hatta bebeklerini sokmasın diye yakaladığı bir arı tarafından sokulan Yusuf’un hikayesi, insanın o komplike doğasını ve ahlaki çelişkilerini kusursuzca özetliyor. Yönetmen Aydın Orak’ın (ki kendisi de vejetaryendir) filmdeki bir yemek masası sahnesinde Yusuf karakteri üzerinden et yememe detayını vermesi ve söyleşide belirttiği gibi "İnsanın hem vejetaryen olup hem arı öldürebilen komplike bir varlık" olması durumu, filmin felsefi derinliğini güçlendiriyor. (Aydın'ın kendi oğlu Jan Mayıs'ı da bir saniyeliğine o araba oynama sahnesinde görmek güzel bir detaydı.)
Yusuf’un vicdan azabını dindirmek için bebeğinin minicik bedenine otopsi yapılmasını istemesi sarsıcı bir çaresizlik örneği. Ancak filmin asıl felsefi ağırlığı, Yusuf’un seküler hukuk ile ilahi adalet arasında sıkıştığı o cami sahnesinde ortaya çıkıyor. Bir avukat olarak taksirle adam öldürmenin dünyevi kanunlardaki karşılığını çok iyi bilen Yusuf’un, ruhundaki 'arı iğnesini' çıkarabilmek için teselliyi bir hocanın kapısında araması çok katmanlı bir tercih. Hocanın ona verdiği dini referanslar; bir yanda haksız yere bir cana kıymanın bütün insanlığı öldürmekle eşdeğer olduğu uyarısı, diğer yanda ise 'kazara/yanlışlıkla' ölüme sebebiyet vermenin karşılığında ödenmesi gereken 'diyet' hükmünü içeren Nisa Suresi 92. ayet. Yönetmen Aydın Orak, bu ayetler üzerinden sıradan bir kaza öyküsünü; insanın ömür boyu ödemeye mahkûm olduğu o ruhsal 'diyet'e, bitmek bilmeyen o vicdani kefaret arayışına muazzam bir şekilde bağlıyor.
Ancak filmin asıl gizemi, Ayşe karakterinde yatıyor. Bebeğin ölümünden sonra adeta dilsizleşen, o kocaman, gittikçe gotikleşen gözleriyle perdede tekinsiz bir atmosfere bürünen Ayşe, kocasının "Ben öldürdüm" itirafına bile tepkisiz kalıyor. Beş yıl bebek sahibi olmak için uğraşan bir çiftin "İdealisttik, bu dünyaya çocuk getirmeyelim diyorduk" sözleri ve Ayşe’nin "Mememden süt geldiğinde kendimi yaratık gibi hissettim" itirafı, seyirciyi "Acaba lohusa sendromuyla bebeği kadın mı öldürdü?" şüphesiyle baş başa bırakıyor.
Cansel Elçin, ağır bir travmayı yansıttığı zorlu rolünün altından başarıyla kalkmış. Zeynep Tuğçe Bayat ise o sessiz, gotikleşen ama içinde fırtınalar kopan tekinsiz anne portresiyle seyirciyi hep tetikte tutuyor. Nilüfer Açıkalın’ın söyleşide de belirttiği gibi, filmin "Belirsizlik hakimiyetindeki finali", en az trajedinin kendisi kadar güçlü ve sarsıcı bir karar.
Sonuç olarak; anneliği, babalığı, adaleti ve insanın kendi vicdanındaki o bitmek bilmeyen arı vızıltısını bize derinden sorgulatan ‘Ölü Arının İğnesi’, ustalıkla örülmüş senaryosuyla ‘En İyi Film’ ve ‘En İyi Senaryo’ ödülleri için festivalin en güçlü adaylarından. Jüri, Aydın Orak’ın bu yoğun felsefi ve psikolojik emeğinin karşılığını kesinlikle vermeli.
Altın Portakal 2026 günlükleri: Jüri salonda içimiz rahat
TRAVMALARIN ARASINDA İÇİMİZİ ISITAN BİR DETAY: KEDİLERE MERHAMET
Bugün peş peşe izlediğimiz iki filmde de tebessüm etmemizi sağlayan çok güzel ve naif bir ortak detay vardı: Kedilere duyulan merhamet. Festivalin başından beri perdede tanık olduğumuz onca ağır travmanın, yoksulluğun ve vicdan azabının arasında bu ufak anlar adeta birer nefes molasıydı.
‘Bir Anne Hakkında’ filminde çocukların yavru kedilere süt vermesi ve Sibel'in onca yaşam mücadelesi ile telaşı arasında o yavruları şefkatle kucaklaması... ‘Ölü Arının İğnesi’nde ise cinayet davasına bakan, kafası karmakarışık ve vicdan azabıyla boğuşan avukat Yusuf'un trafikte ezilmek üzere olan bir yavru kediyi alıp arabasına koyması... Her iki yönetmenin de karakterlerinin en çaresiz, en karanlık anlarında hayvanlara gösterdikleri bu şefkati kadraja almaları, insanlığın o karmaşık doğasındaki iyiliğe dair içimizi ısıtan, çok kıymetli dokunuşlardı.
ALTIN PORTAKAL 2026: BİLMENİZ GEREKENLER
JÜRİ DEĞİŞİKLİĞİ: Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması Jüri Başkanlığını usta yönetmen Derviş Zaim üstleniyor. Jüri üyeleri Aylin Zoi Tinel, Elif Demoğlu, Fatih Artman, Meryem Uzerli ve Sırma Bradley'den oluşurken, sağlık sorunları nedeniyle ayrılan Rahman Altın'ın yerine Gökhan Türkmen jüriye dâhil oldu.
12 FİLM YARIŞIYOR: 24-31 Ekim tarihleri arasında gerçekleşen festivalin ‘Ulusal Uzun Metraj Yarışması’nda yarışan 12 filmin tamamı Türkiye ilk gösterimini yapıyor. 8 film ise dünya prömiyerini Antalya'da gerçekleştiriyor.
TOPLAM ÖDÜL 11 MİLYON: Toplam 11 milyon TL ödül dağıtılacak festivalde, ‘Ulusal Uzun Metraj’ yarışmasında ‘En İyi Film’ ödülünün sahibi 5 milyon TL'nin sahibi olacak. Ödüller 31 Ekim akşamı AKM’de düzenlenecek törenle sahiplerini bulacak.
ULUSAL UZUN METRAJDA YARIŞAN VE TÜRKİYE PRÖMİYERİNİ YAPAN FİLMLER
TATLI MAYA (Yön: Biket İlhan)
TAŞ VE TÜY (Yön: Ragıp Türk)
ARTAKALAN (Yön: Yeşim Ustaoğlu)
BEKLE BİZİ BRÜKSEL (Yön: Necmi Sancak)
BİR ANNE HAKKINDA (Yön: Büşra Bülbül)
CİNLERİN DÜĞÜNÜ (Yön: Ferit Karahan)
DÜĞÜN ŞARKICISI (Yön: Emre Aybek)
ELİSA (Yön: Sinan Sertel)
HAKİKATİN ÖLÜMÜ (Yön: Hüseyin Karabey)
KADİM MAVİ (Yön: Emir Ziyalar)
ÖLÜ ARININ İĞNESİ (Yön: Aydın Orak)
SELMA (Yön: Emre Kavuk)
