‘Tek Dünya Hükümeti’nden korkan milyarder!
Savunma ve istihbarat alanında kullanılan büyük veri ve yapay zeka yazılımlarıyla tanınan Palantir’in kurucu ortağı Peter Thiel, yapay zekayı devletlerin ve uluslararası kurumların daha sıkı denetlemesini ‘tek dünya hükümeti’ ve Deccal anlatısıyla ilişkilendiriyor. Peki kamusal güçten bu kadar kuşku duyan Thiel, özel gücün yoğunlaşmasına neden aynı kuşkuyla yaklaşmıyor?
Sıra dışı milyarder Thiel’in Nashville’de Obama ve Papa Leo XIV’e yönelttiği son saldırılar, yapay zeka tartışmasını teknoloji politikasının dışına taşıyor. Milyarder yatırımcının yıllardır savunduğu fikirlerle birlikte okunduğunda konu AI’dan çok, teknolojinin sınırlarını kimin çizeceği meselesine dönüşüyor.
Peter Thiel’in son hedefleri Barack Obama ile Papa Leo XIV. Politico’nun elde ettiği, 28 Eylül ve 5 Ekim’de Nashville’de yapılan kapalı konuşmaların kayıtlarına göre Thiel, ikisini de yapay zeka konusundaki toplumsal kaygıları kendi popülerlikleri için kullanmakla suçladı. Obama’nın Demokratların fikir sıkıntısını AI karşıtlığıyla telafi etmeye çalıştığını öne sürdü. Papa’ya yönelik suçlaması daha ağırdı. Kilise’nin cinsel istismar skandallarından dikkati uzaklaştırmak için yapay zekayı siyasi olarak kullanışlı bir konu haline getirdiğini iddia etti. Aynı konuşmalarda Thiel, teknolojik ilerlemeyi durduracak ve düzenleme yoluyla “tek dünya hükümeti” kuracak bir Deccal fikrini yeniden anlattı.
Bir teknoloji milyarderinin Deccal’den söz etmesi, Silikon Vadisi standartlarında bile dikkat çekici. Fakat Thiel’in söylediklerini yalnızca eksantrik bir dini merak olarak görmek, haberin ilginç bölümünü kaçırıyor. Çünkü hedefinde yapay zeka yok, yapay zeka üzerinde söz sahibi olmak isteyen kurumlar var.
Thiel’in son çıkışı, AI tartışmasının hızla siyasallaştığı bir döneme denk geliyor. Papa Leo yapay zekanın insan emeği, kültür ve insan onuru üzerindeki etkilerini Kilise’nin gündemine taşıdı. Obama ise Demokratların AI konusunda daha kapsamlı bir politika geliştirmesi gerektiğini savunuyor. Thiel ise bu müdahalelerin ardında yalnız teknolojik kaygılar değil, siyasi çıkar görüyor. Bu gerilim, Katolik olan ve aynı zamanda uzun yıllardır Thiel’in çevresinde bulunan Başkan Yardımcısı JD Vance’i de ilginç bir noktada bırakıyor. Vance’in AI politikası, Katolik Kilisesi ve Silikon Vadisi arasındaki bu gerilim daha yılın başında Washington’da tartışılıyordu.
Thiel’in dili yeni sertleşmiş olabilir. Fakat düşüncesinin kökü eski. 2009’da libertaryen Cato Institute için yazdığı bir makalede artık özgürlük ile demokrasinin uyumlu olduğuna inanmadığını açıkça yazmıştı. Devlet ve demokratik siyaset ona göre bireysel özgürlüğün doğal koruyucuları değildi. Teknolojiyi ise siyasetin ulaşamadığı yeni alanlar yaratmanın yollarından biri olarak görüyordu; internet, uzay, hatta devletlerden mümkün olduğunca bağımsız deniz yerleşimleri.
On yedi yıl sonra Nashville’de kullanılan kelimeler değişmiş durumda. Devletin yerini “tek dünya hükümeti”, regülatörün yerini zaman zaman Deccal aldı. Ama temel kuşku tanıdık, teknolojik ilerlemenin siyasi otorite tarafından yavaşlatılması.
Bu görüşü dile getiren kişinin sıradan bir teknoloji yorumcusu olmaması önemli.
Thiel, PayPal’ın kurucularından, Facebook’un ilk dış yatırımcısı ve Palantir’in kurucularından. Palantir’de bugün de yönetim kurulu başkanı. Şirket, savunma ve devlet kurumlarına veri analizi teknolojileri sağlıyor. Yani devlet gücüne kuşkuyla yaklaşan Thiel’in kurduğu en önemli şirketlerden biri, gelirinin önemli bir bölümünü devletlerin güvenlik ve savunma ihtiyaçlarından elde ediyor.
YAPAY ZEKADAN ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞINA…
Haziranda ortaya çıkan Dialog sızıntısı bu portreye başka bir katman eklemişti. Wired’ın doğruladığı kayıtlara göre Thiel ile yatırımcı Auren Hoffman’ın 2006’da kurduğu davetiyeli Dialog ağı, teknoloji, finans, siyaset ve güvenlik dünyasından güçlü isimleri basına kapalı toplantılarda bir araya getiriyor. 2026 buluşmasına kayıtlı 222 kişinin arasında Trump yönetiminden isimler, senatörler, teknoloji yöneticileri, yabancı hükümet temsilcileri ve üst düzey askeri yetkililer vardı. Program yapay zekadan savaş teknolojilerine ve olası bir üçüncü dünya savaşına kadar uzanıyordu.
Daha sonra ortaya çıkan belgeler ağın katılımcıları servetleri, şöhretleri ve gruba kattıkları değer gibi ölçütlerle sınıflandırdığını; ilişkileri takip ettiğini ve insanların kiminle tanıştırılacağına kadar uzanan bir sistem kullandığını gösterdi. Sızıntıda özel telefon numaraları, adresler ve siyasi eğilimler gibi hassas bilgiler de açığa çıktı.
Buradan gizli bir dünya hükümeti sonucu çıkarmak için epey hayal gücü gerekir. Dialog’un yasa dışı olduğuna dair bir kanıt yok; toplantıya katılan herkesin aynı siyasi görüşü paylaştığını düşünmek de anlamsız. Ama Thiel’in merkezi güç korkusunu dinlerken Dialog’u unutmak kolay değil.
Kamusal kurumların fazla güç biriktirmesinden endişe eden bir yatırımcı, dünyanın en etkili teknoloji, finans ve devlet insanlarının özel bir ağ içinde buluşmasında aynı tehlikeyi görmüyor olabilir. İtirazı her türlü güç yoğunlaşmasına değil, gücün hangi kurumda toplandığına yönelik görünüyor.
Thiel, JD Vance’in 2022 Ohio Senato yarışını destekleyen süper PAC’e 15 milyon dolar verdi. Vance daha önce Thiel’in yatırım dünyasında çalışmıştı; kurduğu Narya Capital’in başlangıç sermayesinin bir bölümünü de Thiel sağlamıştı. Bugün Vance bildiğiniz gibi ABD başkan yardımcısı.
Bunların hiçbiri Thiel’in AI düzenlemelerine yönelik eleştirilerini otomatik olarak yanlış yapmıyor. Yapay zekanın kötü düzenlenmesi gerçek bir risk. Ağır uyum maliyetleri küçük şirketleri piyasadan çıkarıp Google, Microsoft, Meta veya OpenAI gibi devlerin konumunu daha da güçlendirebilir. Hızla değişen bir teknolojiyi ayrıntılı ve katı kurallara hapsetmek, birkaç yıl içinde anlamsız hale gelen bir mevzuat yaratabilir. Güvenlik adına getirilen her kuralın iyi bir kural olduğunu düşünmek, teknoloji şirketlerinin her itirazını açgözlülükle açıklamak kadar kolaycı.
Fakat Thiel’in Nashville’de yaptığı bundan daha ileri gidiyor. “AI nasıl düzenlenmeli?” sorusunu ekonomik ve hukuki bir tartışmadan çıkarıp teolojik bir mücadeleye yerleştiriyor. Düzenlemeyi savunan kişiler yalnızca yanlış politika öneren insanlar olmaktan çıkıp teknolojik ilerlemeyi tehdit eden daha karanlık bir siyasi projenin parçalarına dönüşüyor.
Burada bir sorun var. Çünkü yapay zeka konusunda tartışılan şey yalnız inovasyonun hızı değil. İşe alımda kullanılan bir algoritma ayrımcılık yaptığında kim hesap verecek? Bir AI sistemi askeri hedef önerdiğinde son karar kimde olacak? Eğitim verilerinin sınırı ne? Yüz milyonlarca insanın kişisel verisinin kullanıldığı sistemleri kim denetleyecek? Devletlerin gözetim kapasitesi AI sayesinde büyüdüğünde hangi frenler çalışacak?
Ve aynı derecede rahatsız edici başka bir soru daha var; dünyanın kullandığı güçlü AI modellerinin büyük bölümü birkaç özel şirketin elindeyse, onları kim denetleyecek?
Peter Thiel’in son konuşmaları bu soruyu istemeden daha görünür hale getiriyor. Çünkü bugün karşımızda devlet ile özgür birey arasındaki eski ve sade libertaryen denklem yok. Bir tarafta hükümetler ve düzenleyiciler varsa, diğer tarafta da sıradan girişimciler değil; trilyon dolarlık şirketler, milyarder yatırımcılar, savunma müteahhitleri ve siyasetin içinde giderek daha rahat hareket eden teknoloji ağları var.
Haziranda Dialog’un kapalı toplantıları gündemdeydi. Şimdi Thiel, Nashville’de Obama’yı ve Papa’yı AI korkusunu siyaseten kullanmakla suçluyor. Geçmişte demokrasiye duyduğu kuşkuyu açıkça yazdı; siyasi adaylara milyonlarca dolar aktardı; devletin güvenlik altyapısına yazılım satan bir şirket kurdu.
Bu geçmiş, onun bugün söylediklerini geçersiz kılmıyor ama söylediklerinin hangi güç dünyasından geldiğini bilmeden de tam olarak anlayamıyoruz.
Thiel Deccal’den söz etmeye devam edebilir. Papa ona cevap verebilir. Obama yeni bir AI politikası isteyebilir. Washington yeni yasalar yazabilir, Silikon Vadisi bunlara karşı çıkabilir.
Bunların altında daha dünyevi bir kavga sürüyor. Yapay zeka çağında gücü kim kullanacak, kim sınırlayacak ve sınırı çizenleri kim denetleyecek?
Bu sorunun cevabı hepimizi ilgilendiriyor.
Merkür geri gitmiyor, küçülüyor!
Sekiz yıldır yolda olan BepiColombo, 21 Kasım’da Merkür yörüngesine girmeye hazırlanıyor. Tam bu sırada yayımlanan yeni bir araştırma, gezegenin sandığımızdan yüzde 10 ila 30 daha fazla küçülmüş olabileceğini gösteriyor.
Güneş’in dibinde buz saklayan, neredeyse kendisi kadar büyük metal çekirdeği olan Merkür’e dair bildiklerimiz yeniden sınanacak.
Merkür geri gidiyor, Merkür ters açı yapıyor, Merkür retrosu başladı; mesajlara dikkat, sözleşme imzalamayın… Astrolojide bunları çık sık duyuyoruz oysa gezegen gerçekten geri gitmiyor. Dünya’dan baktığımızda bazı dönemlerde öyle görünüyor; astronomların retrograd hareket dediği bir perspektif etkisi.
Merkür’ün gerçekten yaptığı şey daha ilginç; küçülüyor! Üstelik yeni bir çalışma, bunu yıllardır sandığımızdan daha fazla yapmış olabileceğini gösteriyor.
Çalışmanın zamanlaması da çok iyi. Avrupa Uzay Ajansı ESA ile Japonya Uzay Araştırma Ajansı JAXA’nın ortak görevi BepiColombo, sekiz yıllık yolculuğunun sonuna yaklaşıyor. 21 Kasım’da Merkür yörüngesine girmesi planlanıyor. Ardından ESA’nın Mercury Planetary Orbiter’ı ile Japonların Mio aracı birbirinden ayrılacak; düzenli bilim gözlemleri Nisan 2027’de başlayacak.
ESA’nın 6 Ekim’de yaptığı son kontrolde BepiColombo’nun bilim cihazlarının sağlıklı çalıştığı görüldü; Merkür’ün yüzeyini ölçecek lazer sistemi de yıllar sonra yeniden başarıyla test edildi.
Sekiz yıl boyunca uzayda taşıdığınız bir laboratuvarın düğmesine bastığınızda hâlâ çalışması, uzay mühendisliğinde küçümsenecek bir başarı değil.
NEDEN SEKİZ YIL SÜRÜYOR?
Merkür’e gitmenin neden sekiz yıl sürdüğü ise gezegenin tuhaflıklarından ilki. Güneş Sistemi haritasına bakınca Merkür yakında görünüyor. Dünya’dan sonra Venüs, sonra Merkür. Mars’a gitmek aylar sürerken yanı başımızdaki gezegene ulaşmanın sekiz yıl sürmesi ilk bakışta biraz fazla ihtiyatlı bir yolculuk gibi gelebilir. Sorun Merkür’e ulaşmak değil, orada kalabilmek.
Güneş’e doğru ilerleyen bir uzay aracı hızlanıyor. Merkür’ün yanına çok hızlı gelirseniz gezegen sizi yörüngesine alamıyor; yanından geçip gidiyorsunuz. BepiColombo bu yüzden Dünya’nın yanından bir, Venüs’ün yanından iki, Merkür’ün yanından altı kez geçti. Gezegenlerin çekimini kullanarak hızını ve yönünü tekrar tekrar değiştirdi.
Peki sekiz yıllık bu fren manevrasının sonunda ulaşacağı Merkür neden küçülüyor? Merkür doğduğunda bugünkünden çok daha sıcaktı. Milyarlarca yıl boyunca içi soğudukça büzüldü. Dışındaki sert kaya tabakası da daha küçük bir küreye uyum sağlamak zorunda kaldı; kırıldı, sıkıştı, yer yer kilometrelerce uzanan dik yamaçlar oluştu. Bilim insanları bugün bu izlere bakarak gezegenin ne kadar küçüldüğünü hesaplıyor.
Gaku Nishiyama ve arkadaşlarının 10 Eylül’de Geophysical Research Letters’ta yayımlanan çalışmasına göre Merkür’ün yarıçapındaki küçülme önceki hesaplardan yüzde 10 ila 30 daha fazla olabilir. Üst tahminde yarıçap kaybı 11,6 kilometreyi buluyor; yani çapta yaklaşık 23 kilometre.
Bir gezegen için 23 kilometre kulağa pek büyük gelmeyebilir. Fakat bu sayı Merkür’ün içinin ne kadar hızlı soğuduğu ve milyarlarca yılda nasıl değiştiği konusunda ipucu veriyor.
Yeni araştırmanın ilginç taraflarından biri de şu; bazı eski büzülme izlerini sonradan gelen asteroid çarpmalarının saçtığı malzeme örtmüş olabilir. Yani yüzeydeki çatlakları sayarak geçmişi okumaya çalışırken bazı çatlakların üzerinin çoktan kapandığını hesaba katmamış olabiliriz.
BepiColombo’nun yüzeyi çok daha ayrıntılı ölçmesi bu nedenle önemli. Yeni küçülme hesabı doğruysa, eski haritalarda gözden kaçmış jeolojik yapıların izleri ortaya çıkabilir.
Fakat Merkür’ün içi küçülmekten daha büyük bir bilmece taşıyor. Metal çekirdeğinin yarıçapı, gezegen yarıçapının yaklaşık yüzde 85’i. Kayalık bir gezegen için olağanüstü yüksek bir oran.
Bunu açıklamak için yıllardır konuşulan senaryolardan biri, genç Merkür’ün büyük bir gökcismiyle çarpıştığı ve dışındaki kayalık tabakanın önemli bölümünü kaybettiği yönünde. Geride metal açısından zengin, daha küçük bir gezegen kalmış olabilir.
NASA’nın 2011 ile 2015 arasında Merkür’ün çevresinde çalışan uzay aracı ise yüzeyde potasyum gibi yüksek sıcaklıklarda daha kolay kaybolmasını bekleyeceğimiz maddeleri şaşırtıcı miktarlarda buldu. Eğer Merkür’ün dış katmanları çok şiddetli ve çok sıcak bir çarpışmayla uzaya savrulduysa, bu maddelerin neden hâlâ orada olduğunu da açıklamak gerekiyor.
“Büyük bir çarpışma oldu, dışı uçtu, konu kapandı” demek bu yüzden zor.
BepiColombo’nun cevap arayacağı sorulardan biri de bu: Merkür neden bu kadar fazla metal taşıyor? Gezegenin merkezine bakınca metal çıkıyor; kutuplara bakınca ise daha da beklenmedik bir şey; buz!
Güneş’e en yakın gezegende su buzu var. Üstelik gündüz yüzey sıcaklığı yaklaşık 430 santigrat dereceye ulaşabilen bir yerde. Merkür’de gece sıcaklığı eksi 180 derece civarına kadar düşebiliyor. Kalın bir atmosferi olmadığı için ısı Dünya’daki gibi gezegenin çevresine dağılamıyor.
Merkür’ün dönme ekseni de çok az eğik. Bu yüzden kutuplardaki bazı derin kraterlerin tabanına Güneş ışığı hiçbir zaman ulaşmıyor. Buralar milyonlarca yıl boyunca soğuk kalabiliyor ve su buzunu saklayabiliyor.
NASA’nın MESSENGER aracının ölçümleri, daha önce Dünya’dan radarlarla görülen parlak kutup bölgelerinin önemli bölümünde gerçekten su buzu bulunduğunu doğruladı. Aynı bölgelerde karbon bakımından zengin koyu maddeler de tespit edildi.
Bu, “Merkür’de hayat var” demek değil. Buradaki organik maddeden kasıt karbon içeren bileşikler.
Ama buz başka bir soruyu beraberinde getiriyor; su ve karbonlu maddeler Güneş Sistemi’nin iç bölgelerine nasıl ulaştı? Asteroitlerle mi geldi, kuyrukluyıldızlarla mı? Güneş’e bu kadar yakın yerlerde ne kadarı kayboldu, ne kadarı saklanabildi?
Merkür’e bakınca Dünya’nın hikayesi de biraz daha anlaşılır hale geliyor. Dünya, Venüs, Mars ve Merkür aynı genç Güneş Sistemi’nde oluşmuş dört kayalık gezegen. Bugün ise birbirlerine pek benzemiyorlar.
Dünya okyanusları ve atmosferiyle yaşanabilir kaldı. Venüs, kurşunu eritecek yüzey sıcaklıklarına ulaştı. Mars atmosferinin büyük bölümünü kaybetti. Merkür ise Güneş’in hemen yanında, dev metal çekirdeği, zayıf manyetik alanı ve kutuplarında sakladığı buzla kaldı.
Kasımda yörüngeye giriş başarılı olursa Merkür hakkındaki eski soruların bazılarına daha iyi cevaplar alacağız. Küçülme hesabı değişebilir. Dev metal çekirdeğin nasıl oluştuğuna dair senaryolar güçlenebilir ya da biraz daha zor duruma düşebilir. Kutuplardaki buzun nereden geldiğine dair yeni ipuçları çıkabilir.
Astrologların “geri gidiyor” dediği Merkür, gerçekte milyarlarca yıldır yavaş yavaş küçülüyor. Asteroitler bu küçülmenin bazı izlerini silmiş olabilir. Güneş’in dibinde buz saklıyor. İçinde de kendi boyutuna göre ölçüsüz bir metal çekirdek taşıyor.
Ve sekiz yıldır yolda olan iki uzay aracı nihayet kapısına dayanmış durumda.
Merkür küçük, dosyası değil!
Top of Form
Bottom of Form
