Aliyev’le ne öyle ne böyle
Azerbaycan Cumhurbaşkanı istedi diye Türkiye’de Cumhurbaşkanı Başdanışmanı’nı fedâ etmek, oradaki başörtüsü yasağına burada tepki gösterenleri gözaltına almak da yanlıştı...
Yaranmak için yapmadığımızı bırakmadık, Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat aradı, Ankara’daki Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi’ne yine gelmedi diye Aliyev’le ipleri koparmak da yanlış...
Ne Aliyev’in Karabağ Zaferi’ni sahiplenme havalarına gerek vardı ne de o vur, dediğinde öldürmeye.
İfratla tefrit uçları arasında gidip gelmektense ortası bulunabilirdi.
28 Şubat asker-yargı vesayeti döneminde kendi devlet organlarının başörtüsü zulmüne karşı mücadele edenler, kardeş ülke Azerbaycan’daki yasağı mı eleştiremeyecek...
Türkiye’den gelen tepkiler Aliyev yönetiminin iç işlerine müdahale, saygısızlık ve saldırı değildi. Bilâkis, başörtüsüne özgürlüğü savunan vatandaşlarımızın cezalandırılmasını Ankara’dan istemeleri Türkiye’nin iç işlerine müdahale, hukukuna saygısızlık ve demokrasisine saldırıdır.
İktidar, Yeniden Refah lideri Erbakan’la bir milletvekilimizin bile Azerbaycan’da istenmeyen kişi ilan edilmesine ses çıkarmadı.
Yetmedi; Bakü’nün kara listesindeki kimi aktivistler, yabancı ülke devlet başkanına hakaretten gözaltına alındı.
Fazla alttan aldık da sonuç mu değişti, yatıştırdı mı, Aliyev’in hatırımızı kırmayıp davete icabetini sağladı mı? Değer miydi?
Ölçüyü kaçıran tavizler yerine orta yol tutturulsa, diklenmeden dik durulsa ilişkilere daha sağlıklı etki ederdi.
İktidar, hem sivil ve siyasilerimizin demokratik protesto hakkına karışamayacağını söyleyip hem de sadece resmi tepkilerden sorumlu olduğunu, devlet katında Aliyev’in duyarlılıklarını gözettiğini, rahatsız etmekten kaçındığını, yakın münasebetleri korumaktan yana olduğunu, daha fazlasının beklenmemesi gerektiğini anlatabilirdi.
Azerbaycan’la iyi geçinmeye bakıp ipleri germemek için doğru mesaj buydu.
İktidar, vatandaşlarımızın ve partilerimizin ne yapıp yapmayacağına kendisi karışamayacağı gibi, başka ülkelerin karışmasına da müsaade edemeyeceğini bildirse kıyamet kopmazdı.
Bakın, haksızken üste çıkmalarına izin verince inceldiği yerden kopmasını göze alabiliyor karşı taraf. Gerilimin kötüleşmesini engellemiyor.
Başımıza ne geldiyse dış politikada gücümüzün üstünde gösteri merakından gelmedi mi zaten?
Yağamayacağımız hâlde esip gürlemek hep pahalıya patladı bize.
Suud’la, Mısır’la, Emirlikler’le ipleri koparmanın yanlışlığını Ankara, 10 yılda anlayıp döndü. Ama hasar hâlâ tamir edilmiş değil, millet de bedelini ödemeye devam ediyor.
Karşınızda o eski Türkiye yok, alışacak öğreneceksiniz, tarih sahnesine biz yeniden çıkıyoruz, ekonomimiz maşallah şahlanıyor, dünyada bizim muhteşem devrimiz başladı, artık Türkiye Yüzyılı’ndayız, bölge bizden sorulacak, etrafımıza biz nizam vereceğiz diye büyüklenip duruşumuzu başka aktörlere empoze etme maceralarının hepsi kötü sonla bitti. Tek istisnası var mı?
Suud’la askeri desteklerimizden yararlanacağı bir savunma ittifakına girdik. Ama İran’dan atılan füzelere karşı bizi NATO kalkanı koruyor. Karşılığında Suud’dan ne destek ve dayanışma alacağız? Mekke İttifakı anlaşması Meclis’e getirilince muhalefet sordu, açıklanamıyor.
Libya’yla deniz yetki alanları mutabakatı imzalıyoruz. Mısır, Emirlikler ve Bahreyn Türkiye’ye karşı Yunanistan’ın yanında yer alıyor.
Neyse ki rest çekip meydan okumak yerine bu kez bize katılırsa Yunanistan’la hareket etmekten daha kazançlı çıkacağına Sisi’yi iknaya uğraşıyoruz. Milli Savunma Bakanlığı, Kahire’yi cazip bir teklifle yanımıza davet etti.
Azerbaycan’la krizi de devletler arası ilişkiyi şahsileştirmeden, kaprissiz bir sağduyuyla yönetmekte yarar var. Koparacağımız ipler gün gelip lâzım oluyor.
Diplomatik yaklaşımın soğukkanlı öngörü ve yapıcılığına sarılmaktan başka çıkış yok.
