Siyaset kültürümüzün gölgesinde fon soygunu

Son zamanların en şaşırtıcı ama aynı zamanda en ürkütücü hadisesi olan fon soygunu karşısında toplumun genelinde büyük bir tepki var. Olmaması düşünülemez zaten. Yönetim zaafı yüzünden, ihmaller, suistimaller, siyasi himaye ve kollamalar yüzünden milletin cebinden göz göre göre trilyonlar gitmiş. 86 milyon vatandaş doğrudan veya dolaylı şekilde zarar görmüş. Toplumun buna ses çıkarmaması düşünülemez. İnsanların siyasi görüşleri ne olursa olsun…

Ancak öyle bir kesim de var ki onların odaklandığı nokta bir siyasi partinin bu konudan zarar görüp görmeyeceği meselesinden ibaret. Yani milletin kaybından daha önemli soygunun siyasi sonuçları…

Fon vurgunu kadar ürkütücü bir bakış açısı bu. Dolayısıyla böyle bir düşünceyi mümkün kılan sebepler üzerinde de düşünmemiz lazım.

Üç sebep var bence. Türkiye’de maalesef hâlâ tam manasıyla mevcut olmayan üç değer: Kurallı toplum, hesap verme/sorma kültürü, vatandaşlık bilinci… Bunlar aslında üç ayrı alan değil, modern devlet yapısının üç taşıyıcı sütunu. Bunlar olmayınca doğru dürüst hukuk düzeni olmuyor. Toplumun genelinde geçerli standart ahlak normları bulunmuyor. Aslında halkın yönetime katılması da gerçek anlamıyla gerçekleşemiyor.

Çünkü “modern devlet” yapısının bu üç taşıyıcı sütunu belirli bir zihniyet temeli üzerinde ayakta durabiliyor ancak. Siyasetten ne anladığımız, devlet ile vatandaş arasındaki ilişkinin mahiyetini nasıl tasavvur ettiğimiz, millet kavramının içini hangi anlayışla doldurduğumuz belirleyici burada.

Bizim geleneksel siyaset anlayışımızda hukuk herkesi bağlayan ortak bir norm olmaktan ziyade merkezi otoritenin hükmetme aracı gibi görülür. Çünkü bizim gibi bütünleşmemiş veya sonradan bütünlüğünü kaybetmiş toplumsal yapılarda ortak değerler öne çıkamıyor ve ortak “ahlak normları” olmuyor. Ayrıca ortak hukuk anlayışı da yerleşmeyince yasalar ve kurallar herkesi bağlamayabiliyor.

Birtakım küçüklü büyüklü “mahalle”lerdeki sınır duvarlarının ayırdığı bu toplum, modern anlamdaki “millet” kavramının tarifine de uymuyor. Kendisini bir milletin üyesi olarak -veya devletin sahibi bir vatandaş olarak- görmeyen kişi farklı siyasi görüşte olan, farklı din anlayışı olan, farklı yaşayan kişileri “kendinden” saymıyor. Hatta biraz kışkırtılırsa bunları düşman olarak da görebiliyor.

Böylesi bütünleşik olmayan (parçalı) toplumlarda devlet ortak hukuk çatısı değil, “ele geçirilen bir mevzi” demek zaten.

Bireyin devletle (kurumla) ilişkisini dikey bir ilişki olarak tasavvur eden bir kültür, doğal olarak, toplumda vatandaşlık duygusunun gelişmesine de izin vermiyor. Bir toplumda vatandaşlık duygusu -veya bilinci- gelişmemiş ise demokrasi de gelişmiyor.

Çünkü demokrasi “vatandaş rejimi”dir. Bir ülkenin özgür vatandaşlarının her biri o ülkede işleyen siyasi düzenin patronudur, sahibidir, varlık sebebidir. Aynı zamanda da altına imza attığı (varsayılan) sözleşmenin mükellefidir.

Problem şu ki Türkiye’de insanların ciddi bölümü kendilerini “vatandaş” olarak değil, bir partinin taraftarı, bir cemaatin üyesi, bir bölgenin hemşerisi, bir ideolojinin mensubu vs. olarak görüyor.

Bu yüzden sosyal ve siyasi sistemin işleyişi büyük ölçüde kişisel ilişkilere, sadakat kültürüne, lider merkezli yapılara dayalı durumda. Bu “aidiyetlere bağlı düzen”, belli ihtiyaçlarımıza iyi kötü cevap verdiği için de “kurallara bağlı düzen” arayışı pek görünmüyor.

Anlamakta -veya kabullenmekte- zorlandığımız hususlardan biri de demokratik temsilin tek başına iyi yönetimi sağlamıyor olması.

Halk iradesi demokrasinin temelidir elbette ama modern demokrasinin özü denetimdir. Modern demokrasi sandıkta başlayıp biten bir süreç değildir. Modern demokrasilerde halkın oyunu alıp devletin çarkını çevirme görevini üstlenen kadroların siyasi ve idari sorumlulukları bağımsız yargı, medya baskısı, meclis denetimi gibi araçlarla çerçevelenir.

Siyasi iktidarın yapabileceği yanlış (kural dışı) işler karşısında bu araçlar devreye girer. Türkiye’de ise söz konusu araçlar çoktan ortadan kalktı. Kalkmadan önce de zaten böylesi tartışmalar kendi zemininden koparılıp hemen büyük kimlik savaşımızın bir muharebesine dönüştürülüyordu.

Bizim toplumda eksikliği bile hissedilmeyen vatandaşlık anlayışı yerine “kültürel veya ideolojik kimlik kompartmanlarına aidiyet” duygusu ikame edilmiş olduğundan, sorumluların işlerini doğru yapıp yapmadığı değil, bizden olup olmadığı önemlidir. Bu bakımdan iktidarın icraatı kategorik olarak ya tamamen doğru ve haklı ya da tamamen yanlış ve haksızdır.

Türkiye’deki siyaset anlayışının toplumun maddi ve pratik ihtiyaçlarına cevap bulunması esasından ziyade “kültürel temsil” zemininde şekillenmesi de bu anlayışın bir sonucu.

Dolayısıyla bu zihniyet veya bu bakış açısı bir şeyi daha şekillendiriyor: Bugünkü Türk toplumunda adaletsizliklere, yolsuzluklara veya genel anlamda ahlaki çürümeye tepki göstermenin mekanizmasını…

YORUMLAR (12)
12 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.