Yığma ile yağma arasında bir ateş ipi dünya...
Ne yağmacılar ne de yığmacılar bâkidir fakat hayat çokça onların ‘uğraş yeri’ gibidir. Bilen için yağmanın da yığmanın da sonu ateş ipidir ve o ateş ipi yanarken kendisini yok ettiği gibi sarıldığı boynu da hayattan çeker. Ne zaman ki yağmadan ve yığmadan çoklukla söz edilir geçtik söz edişten yağma ve yığma yaşamın esası olur şiire döner bir kez daha ona bakarız biz. Bir yağma bir yığma havası alıp gidiyorsa onları teraziye mutlaka çekmiştir şiirimiz. Hatta şiirimizin sigaya çekip boyununun ölçüsünü almadığı neredeyse hiçbir konu yoktur da kimin umurunda. Bir kere onun hesabı görülmüş, sunağa yatırılmış, hayatı karşılayamaz olduğu başta edebiyat tellalları eliyle duyurulmuştur âleme. Bilenin bilgisi yerinde dursun şimdilik toz duman dağılınca daha bir anlaşılacaktır olup biten. Bir iştah, bir sevda, bir kavga, bir sen ben, bir daha daha, yetmez ki az daha vaveylasının ortasında yağma nereden gelir yığmanın kökeninde ne yatar sormanın/ sorgulamanın gereği var mı diye çıkışanlar olacaktır. Dilbilimcinin dediği gibi oysa dil ihbar eder. Dilin hücresi de kelimeler, kavramlardır. Yağma da gökten düşmez. Yığma da başkalarının diktiği ağaç değildir bahçemize. Hatta diyeceğim tarihi buradan okumadıkça gidilecek bir yön de kolay bulunamaz.
Lügatler yağmayı Farsça’ya yığmayı Eski Türkçe’ye bağlasa bile aynı zamanı ve coğrafyayı birlikte idrak eden dillerin şuuraltları da birleşir. Çoktan Türkçeleşip gitmiştir yağma dediğin kelime ve yüklendiği geçmiş güneşin altında ışıl ışıl parlamaktadır. Her dil ve o dille yaşayan toplum az didinip çaba harcamaz kullandığı kelimeyi inceltip geliştirmek için. Ne var ki yağma bir kere gelenek haline gelince, insan denilen varlığın gözleri parlar kaslarının gerilimi değişir. Süleyman Nazif valilik yaptığı şehirde bir binanın yandığını görünce biraz beklemiş, bakmış ki her şey kül olup gidecek ‘yağma!’ emrini verivermiş. Yağma iznini duyan ahali hurra yangının içine dalmış, kurtarabildiği ne varsa mülk edinmiş. Bir toplumun yüce değerleri başka tarihten getirdiği refleksleri başkadır. Hukukun, adaletin keskin çizgiyle her yere hakim olmadığı yerde yağma dolaylı hak olur. Yağmanın ardından yığma gelir.
Gelen ağam giden paşam sözünden tutun da bal tutan parmağını yalar lafına varıncaya kadar arkeolojik kazı yapılabilir daha ileri bakılıp. Dileyen kaz gelen yerden tavuk esirgenmez deyimine bile yaslanabilir. Biri bir yerde yağmaya başkası öteki köşede yığmaya durmuşsa gerisinde toplumsal bir dizi silsile, onay, hesap, beklenti, paylaşma, psikoloji en acısı da ilahiyat bile barınabilir. Bireyin yağmacılık iştiyakı ve yığmacılık ihtirası toplumun belkemiğinde buluşmadıkça fazla bir hüküm taşımaz. Asıl tehlike bireyin tutumunda toplumsal istencin birikip manevi onaya dönüşmesidir.
Oysa yağmayı da yığmayı da dupduru sezip yerli yerine oturtan yine şiirdir. İnsan denilen varlığın bitmeyen deniz köpükleri benzeri tekrar edip duran hallerine içten bakar şair ve mutlak önerilere gelir. Zihniyet dünyamızın ebedi kurucusu Yunus Emre, ‘verdik’ redifli şiirinde, yağmayı öylesine ‘yağmalar’ ki o artık nefes alamaz olur. Varlık için hayattan vazgeçip canı yağmaya vermekten başlar, değil kâr etmeyi zararı bile yağmaya vermekten söz açar. Cevherler madenler yağmaya verilir onun dünyasında. Ve birden araya benzersiz bir sütun diker; ‘ bizim pazarımızda yokluk alır müşteri’ deyiverir. Mala mülke, tüketime hırsa boğulmuş bir dünyada ‘yokluk alma’yı anlatmak kolay değildir. Dahası, sen ben kavgasının ‘ din ve millet pazarını’ yağmalayacağını bundan kurtuluşun ise aradan çekilip, sen-beni yağmaya vermek olduğunu belirtir. Gidebileceği kadar ileri gider şair. Küfr ile imanı sigaya çeker. Onları da yağmaya verir.
Bazen bir şiirden bakınca yaşadığımız anın çırılçıplak manzarası böylece görünür. Altın mücevher, mal mülk, sen ben, tüccar alıcı, din millet, küfür iman güncel ne varsa onların üzerine büyük bir ışık tutar. Bu bir öngörü değildir. Dil mülkünün mutlak kaşifi sayılan şairin zaman üstü nazarıdır. Kendi payıma nedir bu yağma aşkı nedir bu yığma şevki diye düşünüp dururken birden onunla karşılaştım. Önüme ölümsüz bir zaman levhası gibi dikildi. Sanki hep vardı da olup bitenin etkisiyle onun derinliğine vardım. Fakat Yunus Emre’nin şiirinde beni asıl şu mısralar çarptı; ‘ Yüz bin yıllık ömür olsa bir kuşlıkça değil / Geçtik bitmez sagıştan zamanı yağmaya verdik’. Burada ‘sagış’ kelimesini, sayma anlamı taşıdığı hatırda tutulursa anlam daha bir kanatlanır. Sayılabilenler, yağmalananlar olduğu kadar yığılabilenlerdir. Fakat varlığa ve hayata bunun ötesinden bakılabildiğinde gerçekleşir asıl kurtuluş. İnsanı ve toplumu para pul, güç iktidar, din millet üzerinden yağmalama sevdasına düşenler ‘zamanı yağmaya verdik’ özgüveni ve berraklığından bir şey anlayabilirler mi? Güvendikleri ateş ipleri sonsuza dek kandil olup yanar mı içlerinde?
