Milliyetçi jeopolitiğin sınırları
Bakü ile Ankara arasında Azerbaycan’ın başörtüsü yasakları ile toplumsallaşan ayrışma aslında iki ülke arasında farklı seviyelerde yaşanan bir “normalleşme” sürecinin daha görünür hale gelmesinden ibaret. “Normalleşme” kendi içerisinde olumlu bir hava taşısa da iki ülke ilişkileri arasında her iki taraf için de aynı oranda olumlu bir gelecek vadetmiyor.
Azerbaycan’ın Türkiye’den daha özerk bir politika izlemesinin temeli İkinci Karabağ Savaşı’nda Ermenistan işgalindeki topraklarını geri almasında yatıyor. Toprak bütünlüğünü sağlama ve savunma yapısını tahkim etme konusundaki bu kazanım Azerbaycan’ın hem Türkiye hem de diğer bölge ülkeleriyle ilişkilerini yeniden tarif etmesini mümkün kıldı.
Ankara’da kimi zaman ortak zafer olarak tanımlanan Ermenistan işgalinin sona erdirilmesi Bakü için kendi kazandığı bir zafer. Üstelik kullandığı silahların parasını da kimi zaman piyasa fiyatlarının da üzerinde vererek ödediğini belirtiyor. Yani kimseye borçlu değil. Kazanımının kredisini kimseyle paylaşmak istemiyor. Fakat Sovyetler’den sonra Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Azerbaycan ordusuna sağladığı katkıyı sadece son savaştaki role indirgemek çok sağlıklı durmuyor.
Bakü, işgal altındaki toprakları kurtarılana kadar takip ettiği Rusya, Türkiye, ABD arasındaki denge politikasından daha özerk ve kendi ilişkilerini kendi öncelikleri çerçevesinde kurguladığı bir ilişki zeminine geçiyor. Ankara’yla derin yapısal ilişkilerin yok sayılması zaten mümkün değil ancak çerçevesi daha belirli bir zeminde ilerleyeceğini öngörebiliriz.
Ankara-Erivan arasındaki normalleşme sürecinde Bakü’nün Türkiye’deki siyasi ve toplumsal etki kapasitesi, jeopolitik olarak daha güçlü olması beklenen Ankara’yı nasıl etkileyebildiği görülmüştü. Son süreçte Türkiye’nin Azerbaycan üzerinde aynı etki gücü eğer varsa da an itibarıyla çok görünmüyor.
Ankara’da artık sorulması gereken sorular İsrail’le bu kadar yakın ve Türkiye’ye rağmen ilişki kurabilen bir Azerbaycan’ın Türkiye’nin enerji, ticaret ve nakil hatlarındaki payının orta vadede bir risk içerip içermediğidir. Son yaşananlar Türkiye’nin neden Hazar’dan İsrail’e giden enerji akışını –istediyse bile- kesemediğine dair de fikir veriyor.
Azerbaycan ile yaşananların Ankara’da düzenlenen Türk Devletleri Zirvesi bağlamında diğer üye ülkelerle ilişkilere de ışık tutmasını beklemek gerek. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kullandığı “Türk dünyasının aile fotoğrafında ayrılığa, gayrılığa, ihtilafa yer yoktur. Hepimiz biriz, ezelden ebede kadar kardeşiz” sözleri kulağa hoş gelse de kriz ve çatışma anları ile ittifak yapılanmalarında bu kardeşliğin ne kadar işlevsel olacağı tartışılır. Aliyev’in o aile fotoğrafında olmaması bile çok şey söylüyor. Azerbaycan’ın bölgedeki en önemli risk unsuru olan Ermenistan konusunda Ankara on yıllarca Bakü’nün endişelerini dikkate alırken Azerbaycan için Türkiye’nin İsrail’le ilgili kaygılarının aynı şekilde dikkate alındığını söylemek de zor.
Aslında Türkiye’deki milliyetçilik algısının her geçen gün sekülerleşmesi diğer Türk devletleriyle ilişkileri daha sürdürülebilir kılıyor. İsrail ile söylem düzeyinde baskın olsa da pratik ilişkilerde zayıflayan ya da Trump ABD’deki Müslüman kitlelere hakaret ettiğinde neredeyse tümüyle silikleşen muhafazakâr ton, dinin Türk dış politikasında daha araçsal ve iç tüketim odaklı bir konuma evrildiğini gösteriyor.
Milliyetçi retorik söz konusu ülkeler arası çıkar ve öncelik örtüşmesi yaşandığı sürece bir katalizör görevi ifa edebilir. Ancak sadece etnik-kültürel akrabalık ortak bir gelecek hayal etmek için yeterli zemin değil. Demokrasi, hukuk devleti, refah ve gelir adaleti gibi ortak bir değer zemini kurulamadığında milliyetçilik bu boşluğu dolduran kullanışlı bir söyleme dönüşüyor. Fakat dış politikada bunun taşıma kapasitesi sınırlı.
Azerbaycan dahil Orta Asya’daki ülkelerle farklı ulus devlet inşa süreçleri, modernleşme pratikleri ve coğrafyanın getirdiği jeopolitik konumlanmalar geçirmiş Türkiye’nin muhataplarıyla daha gerçekçi ilişki kurmak zorunda olduğu aşikâr. Ankara’nın Batı ile entegre, demokratik standartları yüksek, küresel ekonomideki ağırlığı artmış ve iç barışı güçlü bir örnek olma özelliği de son on yılda büyük oranda aşındı. Geriye kalan karizmatik lider, güçlü savunma sanayiinin tek başına vadedecekleri de ne yazık ki mahdut.
Bu arada Bakü ile gerilimin görünen yüzünde başörtüsü yasakları ve laiklik yorumu olunca Türkiye’deki bazı dış politika uzmanlarının içindeki seküler ruh yeniden canlandı. Türkiye’deki demokrasi açığından haklı olarak şikâyet edenlerin bir kısmı Azerbaycan’ın seküler bir sistem kurma hayalinin demokrasiye maliyetini çok görmek istemiyorlar.
Sorunu kısaca tarif etmek zor. Ancak din ve milliyetçiliğin dış politikadaki sınırlarını görmezden gelip, özellikle içeride siyasal kullanışlılık üzerinden her ikisinin altı fazla çizildiğinde, yaşanan ayrışmaları tevil etmek çetrefilli bir iletişim gerektiriyor. Neyse ki post-truth, hakikat sonrası zamanların en büyük hediyesi, devletlerin tutarlılık diye bir dertlerinin kalmamış olması.
