Sandık, vicdanı aklamaz

İsrail’deki seçim sonuçları üzerine düşünceler.

Bir suçu yargılanamaz hâle getirmenin en etkili yollarından biri, onu kalabalıkların arkasına saklamaktır.

İnsan öldürmek suçtur.

Ya milyonlarca insanın desteklediği bir devlet politikası kapsamında on binlerce insanı öldürmek?

Geniş kalabalıkların onayı, katliamı suç olmaktan çıkarır mı?

Çıkarmaz.

İnsanlık suçlarını sürdüren bir iktidara destek vermek, “bir siyasi tercih” olarak geçiştirilemez. Ortada ahlaki bir sorumluluk vardır.

Bir insanın sadece oy vermiş olması, elbette kendiliğinden ceza hukuku anlamında suça iştirak ettiği sonucunu doğurmaz. Fakat hukuki sorumluluğun sınırları ile siyasi ve ahlaki sorumluluğun sınırları aynı değildir.

Seçmen, oyuyla birlikte vicdani sorumluluğunu da sandığın içine bırakıp gidemez.

İnsanlar son derece açık zulümleri rasyonelleştirip oylarıyla destekleyebiliyorlar.

Çünkü çoğu zaman sandığa, uygulanan program karşısındaki kanaatlerini değil, aidiyetlerini taşıyorlar: köylerini, mahallelerini, cemaatlerini ve bunların verdiği güveni.

Kendi partilerine kızsalar, parti yönetiminin yanlışlarını görseler, hatta bunlardan utanç duysalar bile yeni bir pozisyon alamıyorlar. Çünkü siyasi tercihlerini değiştirmeleri, aileleriyle, arkadaşlarıyla, mahalleleriyle aralarına mesafe koymaları anlamına geliyor.

Yanlışı yapan “onlardan” olduğunda yanlışın adı değişiyor. Başkası (mesela Naziler) yaptığında zulüm yahut vicdansızlık diye niteledikleri şeylere, kendileri yaptığında güvenlik politikası, zorunluluk veya talihsiz kişisel hatalar diyorlar.

Zulmeden bizdense zalim sayılmaz diye düşünüyorlar.

Böylece siyaset, doğru ile yanlışın tartışıldığı bir alan olmaktan çıkıp, kimin onlardan, kimin düşmanlardan olduğuna karar verdikleri bir aidiyet sınavına dönüşüyor.

Siyasetçi de, seçmenin vicdanına seslenmek yerine ona kimliğinin tehdit altında olduğunu hissettirmeyi tercih ediyor.

Korku, düşünceden daha hızlı çalışıyor. Kendini tehdit altında hisseden insan, grubunun yanlışlarını sorgulamak yerine ona daha sıkı sarılıyor. Böylece başlangıçta iktidarı korumak için kullanılan tehdit söylemi, zamanla grubun kendi varlığını koruma refleksine dönüşüyor.

Sürüden ayrılanı bekleyen en büyük tehdit kurt değil sürünün kendisi.

Peki, bu döngü nasıl kırılabilir?

İnsanlara daha fazla delil sunmanın veya yanlışlarını tek tek göstermenin pek işe yaramadığını biliyoruz. Çünkü söylenen sözün doğruluğuna değil, sözü söyleyen kişinin hangi tarafta olduğuna bakılıyor.

Belki farklı kimliklerden insanların birbirlerine, fikirlerini değiştirdiklerini çekinmeden açıklayabildiği alternatif kamusal alanlar üretmek işe yarayabilir.

Siyasi hareketlerin kendi içinde bile farklılıklara alan açmak lazım: topluluğun bütün üyelerinden aynı tonda konuşmasını, aynı şeylere inanmasını ve aynı yanlışları savunmasını beklediğimizde, eleştirel düşüncenin gelişebileceği alanı da daraltmış oluyoruz.

Aidiyet, insanın muhakeme yeteneğini askıya aldığı bir sadakat sözleşmesine dönüşmemeli.

İnsanların eleştirdikleri için dışlanmadığı bir düzen kurmamız gerekiyor. Kimse, yanlış bulduğu bir karara karşı çıktığında bütün kimliğini savunmak zorunda kalmamalı.

İnsanın kalabalıktan ayrıştığında bütünüyle yalnız kalmayacağını bilmesi gerek.

Belki de bu yüzden, haksızlıklara karşı “içeriden” gelen itirazlar çok kıymetli. Bir insan, kendi grubunun alkışladığı bir zulme itiraz ettiğinde yalnızca mağdur adına konuşmuş olmuyor. Kendi topluluğuna da başka türlü davranmanın mümkün olduğunu gösteriyor. Bu insanların itirazlarını takdir etmek önemli. Fakat onları kahramanlaştırmanın bir bedeli var: sadece kellesini koltuğuna alanların itiraz edebildiği bir toplum sağlıklı sayılmaz. Asıl yapılması gereken, vicdanlı davranışı olağanüstü bir cesaret gösterisi olmaktan çıkarıp gözü dönmüş kalabalıkların gürültüsünün vicdanların sesini bastırmasına engel olmak.

Sandık bir iktidarı meşru bir usulle belirleyebilir, ama vicdanı aklayamaz.

Bir toplumun ahlaki kapasitesini, kaç kişinin -kalabalığa rağmen- yanlışa yanlış diyebildiği belirler.

YORUMLAR (2)
2 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.