Ülkücü Hareketin entelektüel irtifa kaybı
Bir zamanlar Ülkücü Hareket’in içinde güçlü bir entelektüel damar vardı. Düşünceyi merkeze yerleştiren bir damar.
Dündar Taşer, Galip Erdem ve Erol Güngör bu damarın öncü isimleriydi.
Dündar Taşer’in devlet ve tarih üzerine soylu kavrayışı… Galip Erdem’in ahlâk ve kimlik merkezli metinleri… Erol Güngör’ün sosyal bilimle millî ideali buluşturan berrak zihni…
Bu isimler, hareketin mensupları olmanın ötesinde vicdanı ve nabzı oldu. O yıllarda “ülkü” bir düşünce ikliminden besleniyordu. Dahası, bir millet tasavvurunun adıydı.
Bugün manzara oldukça farklı. Hareketin siyasî varlığı sürüyor, teşkilat yapısı yerinde, fakat fikrî alanda belirgin bir irtifa kaybı yaşanıyor. Düşüncenin derinleştiği zemin daralıyor, kavramlar sığlaşıyor.
Sorun yalnız entelektüelin eksilmesi değil. Daha derin bir mesele. Entelektüele duyulan ihtiyaç hissinin kaybolması... Oysa bir ideali yaşatan şey, onun arkasındaki düşünce üretimidir. Düşünceyle beslenmeyen ideoloji dogmalaşır. Düşünceyle temasını kesen hareket ise tepkisel bir yapıya dönüşür.
Bugün genç kuşaklar için sorulması gereken soru belki de şudur:
Ülkücülük, yalnızca bir aidiyet duygusu mudur, yoksa entelektüel bir sorumluluk mu?
Dündar Taşer’i hatırlamak nostalji yapmak değildir. Devlet felsefesini yeniden tartışmaktır. Galip Erdem’i anmak ahlâkı siyasetin merkezine koymaktır. Erol Güngör’den söz etmek ise bilgi ile ideal arasındaki bağı yeniden kurmaktır.
Ülkü, düşüncesiyle birlikte ülküdür. Aksi takdirde geriye, yalnızca hatıralara hürmet eden ama geleceğe söz söyleyemeyen bir hareket kalır.
Belki de tam şimdi şu soruyu hatırlatmanın vaktidir:
Bir zamanlar bu yolu aydınlatan ışık bugün nerede ve Ülkücüler o ışığın neresinde duruyor?
