Schopenhauer ne demiş, biliyor musunuz?
Gazetelere göz atar, ekranlarda neler konuşulduğuna kulak verirken, ülkemizde yaşamanın herkes için çok daha zorlaştığını düşünmeden edemiyorum.
Özellikle içinden geçtiğimiz şu günlerde…
Patenti bu isimle bir kitabı bulunan Haluk Şahin’e ait olan “Türk olmak kolay değil” kabulü bir kez daha doğrulanıyor.
Her ülkenin sorunları, vatandaşlarının da çözüme kavuşturulması gereken sıkıntıları var; ancak bizde ülke sorunlarını çözmek, vatandaşların sıkıntılarını sona erdirmek için çaba göstermesi gerekenler, neredeyse her gün, ülkenin sorunlarına yenilerini eklemeyi, vatandaşların sıkıntılarını daha da derinleştirmeyi beceriyorlar…
“Politikacılar olmasa iyi olacak” diyeceğim, ama bu imkansız; “Acaba hiç konuşmasalar mı?” noktasındayım.
Olmayacak duaya “Amin” demek benim yaptığım…
Türkiye’de uygulanan yönetim tarzının ismi demokrasi. Cumhuriyet’in niteliklerini belirleyen anayasa maddesinde bu vurgu var. Demokrasilerde halkın kendisini seçtiği temsilciler eliyle yönetmesi kuralı bulunuyor. Yerelde de devlet yönetiminde de meslek hanesinde ‘politikacı’ yazması gereken insanlar gerekiyor.
Politikacıların olmadığı bir sisteme demokrasi denemez.
Öyle, ama politikacılar da sanki kendilerinin olmadığı bir sistem özlemi içerisinde imişler gibi bir izlenim vermiyorlar mı?
Sadece ülkemizde değil, pek çok başka ülkede de…
İşimiz onlarla değil, biz kendimize bakalım.
Şu sıralarda çok sayıda muhalif politikacı cezaevinde.
Her geçen gün cezaevindeki politikacı nüfusuna yenileri katılıyor. İktidar sözcüleri bunu çok doğal karşıladıklarını belli ediyorlar. Ellerinden gelse -ki gelebilir- haklarında olumsuz sözler sarf eden rakip partilerin sözcülerini de diğerlerinin akıbetine duçar edecekler…
Son genel seçimde ilini temsil etmesi beklenerek seçilmiş bir politikacı bir gün bile Meclis yüzü görmedi.
Cezaevinde.
Dokunulmazlığı bulunanların fezlekeleri hazır; o zırh kendilerinden alınsın, neler olacağını göreceğiz.
İktidar muhalefete “Ya bizden olursun, ya seni canavarların önüne atarız” anlayışına sahip Roma İmparatorluğu döneminin Sezar unvanlı politikacıları anlayışıyla yaklaşıyor. Münasip ve müsait gördüklerini devşirmek istemeleri herhalde o anlayıştan; onları yanlışlıktan kurtardıklarını, kendilerine yepyeni bir hayat bahşettiklerini düşünüyor olmalılar…
Şaşırtıcı olan, devşirilenlerin de kendilerini çöplükten kurtarılmış hissetmeleri…
Her devşirilen muhalif politikacı için yapılan tören Kolezyum’daki düzeni bana hatırlatıyor ve devşirilenlerin yüzlerindeki ifadeler, filmlerdeki Roma İmparatoru’nun her dövüşün sonunda beğendiği dövüşçüye hayatını bahşettiğini sağ el başparmağını göğe doğru kaldırmasına gladyatörün verdiği tepkiyi andırıyor…
Memnun, mesut, mutlu, bahtiyar bir ifade bu.
Ve tabii o törenlerdeki konuşmalar…
Beni “Acaba hiç konuşmasalar mı?” düşüncesine sevk eden biraz da bu.
Düşünce akışının burasında, “Acaba muhalifler en sert ifadelerle eleştirdikleriyle yer değiştirmiş olsalar, bugünkü manzaradan çok daha farklı bir görüntü olur muydu?” sorusu aklıma geliyor…
İktidar kadrolarıyla muhalefet kadroları yer değiştirse, bugünün iktidarı muhalefet haline gelse, muhalifler de iktidar olsa?
Fark olur muhakkak da, acaba köklü bir değişiklik ortaya çıkar mı?
Uzak-yakın deneyimlerime göre, her kadro değişiminden sonra kısa bir süre işler yolunda gitse ve ortama ferahlık gelse de, politikacılar ne yapıp edip tarihi mutlaka tekerrür ettiriyorlar…
Her şey sanki hiçbir şey değişmemiş gibi oluveriyor…
Ayaklarım bu topraklara bastığı için Türkiye üzerinde düşünüyorum, ama bizdeki politikacıları ‘kendilerine mahsus’ bir özelliğe sahip hale dönüştürmek de istemem.
Dünyanın başka demokrasilerindeki gelişmeler, giderek Türkiye’de tanıklık ettiklerimize benzemeye başladı.
Galiba bizim politikacılar da bunun farkında ve doğal tavırlarının evrensel standarda dönüştüğü kanaatiyle hareket ediyorlar…
Politikacılar hep oldu, bundan sonra da hep olacaklar ve en iyi bildikleri işi yapmaya da devam edecekler: Her fırsatta konuşacaklar; kendilerinin doğru karşı tarafın yanlış olduğunu anlatıp kabul ettirene kadar hem de…
Ne yapalım, hayatın böyle tuhaf döngüleri var.
Bu düşüncelerden kurtarsın diye sarıldığım bir kitapta, bir bölümün başına konmuş bir özlü sözle karşılaştım. Yazdıklarımla bir ilgisi yok, ama yine de sizlerle paylaşmak istiyorum.
Okuyalım:
“Hayatta ve edebiyatta eğer karşınıza alçaklığın veya aptallığın sıradışı bir örneği çıkarsa… Bunun sizi kızdırmasına veya üzmesine asla izin vermemelisiniz. Onu yalnızca bilginize eklenmiş yeni bir unsur olarak görmeli; insan karakterini incelerken dikkate alınması gereken yeni bir olgu olarak değerlendirmelisiniz. Ona, çok karakteristik bir mineral örneğine rastlayan bir mineraloji uzmanı gibi yaklaşmalısınız.”
Beni değil, görüşün sahibi Arthur Schopenhauer’i (1788-1860) dinleyin siz derim…
