İktidar kanadının çekildiği son siper

Bütün uyarılara, itirazlara rağmen yönetimi -merkezîleştirmenin ötesinde- kişiselleştiren, kuvvetler ayrılığına son veren, meclisi dışlayan ve tüm kurumları etkisizleştiren “Türk tipi Başkanlık” sistemine geçtikten sonra olanlar ortada. (2014’ten itibaren, yani 2017’deki referandum ve 2018’deki seçim sürecine gelinceye kadar, gayrı resmî olarak uygulanan otokrasi provasını da bu dönemin hazırlayıcısı olarak görmek gerekir.)

Bu kadar kısa zamanda özellikle ekonomide, sonra tarımda, eğitimde, sağlıkta velhasıl her alanda yaşanan çöküntünün tamamen kötü yönetimden kaynaklandığını -doğal olarak- kabullenmek istemeyen iktidar cephesi bir yandan inatla yanlış politikalarını sürdürüyor, bir yandan da yaşanan olumsuzlukların suçunu yükleyeceği günah keçileri arıyor.

Mesela hayat pahalılığının sorumlusu olarak soğan toptancılarından zincir marketlere kadar bir sürü suçlu gösterildi bize bugüne kadar. Hâlâ yeni yeni suçlular bulunup teşhir ediliyor. Bu işlerde bir tek hükümetin kabahati yok.

Meseleye siyaset açısından bakıldığında şaşılacak bir şey değil bu tutum. “Yanlış yaptık, yaptığımız yanlışlarda direttik, artık her şeyi içinden çıkılmaz hale getirdik” diyecek halleri yok. Önümüzde bir seçim var. İktidar partileri vatandaşı yeniden kendilerine oy vermeye ikna etmek zorundalar. Bunun için ise “ekonomideki sıkıntılar özelinde” yapılabilecek iki şey var. Biri suçun kendilerinde olmadığını anlatmak, diğeri ise seçmenin dikkatini başka konulara çekmeye çalışmak.

Seçmenin dikkatinin çekileceği konular da belli. Dini ve milli hassasiyetleri harekete geçirebilen konular bunlar. “Biz gidersek başörtüsü başta olmak üzere mütedeyyin kesimin kazanımları ortadan kalkar” korkutmasından “Biz olmasak Türkiye bölünür, bağımsızlığını kaybeder” iddiasına kadar uzanan “yerli ve milli” retorik iktidar partilerinin seçim kampanyasının esasını oluşturuyor. Oysa bu türden negatif bir propaganda normal şartlar altında iktidardaki bir kadronun sığınabileceği son sığınaktır. Yaptıklarını ve yapacaklarını anlatmak yerine rakiplerinin yapacakları veya yapmayacakları icraatla kendi tabanını korkutup oy istemek çaresizlik göstergesi.

****

Şimdi iktidar blokunun çekildiği son siper “Ülkemiz emperyalist bir kuşatma altında” iddiası. “Tamam, bazı sıkıntılar yaşanıyor olabilir. Ama bunlar yüzünden iktidar değişecek olursa istiklalimizi ve istikbalimizi kaybedebiliriz” diyorlar.

Gerçekten de istiklalimizi ve istikbalimizi kaybetme tehlikesi altındaysak, geçim derdini ve diğer sıkıntıları bir yana bırakıp emperyalist saldırılar karşısında tek yumruk olarak mücadele etmeliyiz tabii. Ancak böyle bir aktüel tehdit, böyle bir yakın tehlike var mı?

Bugün için belki Rusya veya Çin gibi devletlerin hırslı ve agresif dış politikalarının Türkiye’nin milli çıkarları bakımından tehdit anlamı taşıdığı söylenebilir. Bilhassa jeopolitik çıkarlarımızın mutlak bir çelişme içinde olduğu Moskova’nın gerek Kafkaslarda gerek Balkanlarda gerekse Karadeniz’de ve Ortadoğu’da izlediği politikalar bizim için gerçekten risk oluşturuyor.

Ne var ki iktidar ortakları nedense Rusya ve Çin’i düşman olarak görmüyorlar, bunların yerine ülkemizin halihazırda müttefiki olan devletleri işaret ediyorlar tehdit kaynağı olarak. (Keza son dönemde borç ilişkisi içine girildikten sonra “dost ülke” statüsü kazanan Körfez monarşileri de düşman değil artık.)

Oysa Rusya ve Çin ile Balkanlar’da çıkarlarımız çatışıyor, ABD ve AB ile çakışıyor. Kafkaslar’da çıkarlarımız Rusya ve Çin ile çatışıyor, ABD ve AB ile çakışıyor. Ortadoğu’da çıkarlarımız Rusya ve Çin ile çatışıyor, ABD ve AB ile çakışıyor. Ukrayna ve Kırım'da çıkarlarımız Rusya ve Çin ile çatışıyor, ABD ve AB ile çakışıyor.

İşin en tuhaf tarafı, zaten hükümet de büyük ölçüde ABD ve AB ile ortak bir dış politika uyguluyor bütün bu sahalarda. Türkiye’nin bunca zamandır Batı ittifak sistemi içinde olmasının jeostratejik sebepleri ortadan kalkmış değil çünkü.

****

Ancak iktidar ortaklarının iç kamuoyuna verdikleri mesaj bunun tam aksi yönde. İktidarı destekleyen medyadaki retorik de öyle. Sanki Türkiye üçüncü dünya adına Avrupa’ya ve Amerika’ya karşı amansız bir savaş veriyor zannediyorsunuz. Yazılanlardan, söylenenlerden öyle bir görüntü çıkıyor.

Batılı müttefiklerimizle yaşanan -ve aslında hemen her müttefik ülke arasında görülebilen- “ittifakın konusu dışındaki” ufak tefek anlaşmazlıklar adeta vatanımızı işgal etmiş güçlere karşı verilen kurtuluş savaşı gibi yansıtılıyor seçmen tabanına. (Bu arada Batı ülkeleri veya Ortadoğu ve İslam dünyası nezdindeki saygınlığımızın on yıl önceki seviyelerde olmamasının sebebini de bu şekilde “izah etmiş” oluyor.)

Bunun anlaşılabilir sebepleri var aslında. Bugünkü iktidarın dışarıdaki genel tutumunun aksine iç kamuoyuna sürekli “Ben ABD ve AB ile mücadele ediyorum” mesajı vermeye dikkat etmesi boşuna değil. Türk toplumunun hassasiyetlerini (belki de zaaflarını demek lazım) tanıyıp bilmenin kazandırdığı bir siyasi meziyet bu.

Ne de olsa Türk toplumunda Batı karşıtlığı, köklerini Osmanlı’nın bilhassa son iki yüz yılına hâkim olmuş derin mağlubiyet duygusunda bulan “default” bir özellik. Bu bakımdan rakibimizin veya hasmımızın Batı dünyası olması gerekiyor ki yapıldığı varsayılan savaşın anlamı içselleştirilebilsin.

Demek ki “Her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış olan” bir siyasi kadronun aniden bu kadar milliyetçi bir retoriği benimsemiş olmasını MHP ittifakıyla açıklamak yetersiz kalır. Zaten cumhur İttifakı ortada yokken de bu retorik vardı. Esas itibarıyla toplumun ve özellikle kendi seçmen tabanının kültürel hassasiyetlerini mobilize etmeye çalışmak dışında bir hareket alanı kalmamış olmasıyla ilgili bu siyaset.

YORUMLAR (93)
YORUM YAZ
UYARI: Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. (!) işaretine tıklayarak yorumla ilgili şikayetinizi editöre bildirebilirsiniz.
93 Yorum