Senin ahlakın sana benim ahlakım bana

Bugün Türk toplumunun genelinde “çok ciddi bir ahlaki çöküş” yaşandığını söyleyenler var. Bu iddianın dayanağı olarak ileri sürülen kanıtlar artık kanıksamış olduğumuz gazete haberleri: Uyuşturucu belasının neredeyse ilkokullara kadar inmesi, sanal kumarın salgın gibi yayılması, futbol hakemlerinin bile sanal bahis oynaması, sokakların çetelerle dolması, aile yapısının sarsılması, kadın cinayetlerinin durdurulamaması, akran şiddetinin patlaması, akraba ve eş dost kayırmacılığının norm haline dönüşmesi, yolsuzlukların sıradanlaşması…

Gelgelelim, sayılan bütün bu problemlerin “ahlaki çöküş”ün sebepleri mi yoksa sonuçları mı olduğunu ciddi bir şekilde ve serin kanlılıkla değerlendirmekte fayda var.

Öncelikle göz önünde tutulması gereken husus, ahlak değerlerinin itibari oluşu. Yahut yerine göre itibari gibi görünebilmesi. Çünkü iyi ve kötü, doğru ve yanlış kavramları en azından yüzeysel anlamlarıyla itibari kalabiliyor.

“İnsanlar doğru olanı değil, işlerine geleni ahlaklı bulurlar” diyen filozofların yaklaşımını yabana atmamalı.

Mesela, günümüz Türkiye’sinde bir ahlaki çöküş yaşandığı iddiasına karşılık, “haklı”nın şimdiye kadar alamadığı hakkını almak üzere ayağa kalktığını, böylesi bir “hak mücadelesinde” kullanılan araçların ahlaki olma zorunluluğunun bulunmadığını savunanlar var.

Tabii, ayrıca “ahlakın insani bir özü yoktur, ahlak kuralları toplumsal yapının inşa ettiği normlardır” diyenleri de hesaba katmak lazım.

Oysa toplumsal anlamda ahlakın özü insandaki adalet duygusudur. Çünkü iyi ve kötü kavramlarını itibari olmaktan çıkaran bu duygudur. Dolayısıyla, söz gelimi, “Onlar” yapınca yanlış ve kötü olan bir eylem “Bizimkiler” yapınca caiz, hatta gerekli ve hatta erdem sayılıyorsa adalet duygumuzu kaybetmişiz demektir.

Adaletin tanımlanmasında çifte standartlara kapı açıldığında ahlak değerlerinin bağlayıcılığı kalmaz.
Bir toplumda adaletsizliğin yaygınlaşması insanlardaki ahlak duygusunu rafa kaldıramaz ancak adaletsizliği meşrulaştırma, gerekçelendirme ve savunma çabası ana eğilim haline gelmişse orada ahlaka yer kalmamıştır diyebiliriz.

Demek ki temel mesele “toplumsal ahlak standardı”na sahip olup olmamak…

Türk toplumu sosyolojik olarak modern anlamıyla millet olma aşamasını henüz tamamlamamış olduğu için maalesef ahlak standardı olmayan bir toplum. Ahlaki ilkeleri yok demiyorum, ahlak standardı yok. Yani başkasında ayıp olarak gördüğü bir davranışı kendi kabilesinden veya kendi mahallesinden birine yakıştırabiliyor. Nasrettin Hoca’nın meşhur fıkrasındaki gibi… “Ama yakışıyor bizim haspaya” diyor.

Demek ki birtakım ahlak kurallarını toplumsal kesimlerin hepsi ayrı ayrı benimsiyor olsa bile bunların hiçbiri söz konusu “ortak” kuralların herkes için geçerliğini benimsemiyor. Kendimiz için geçerli ahlak kuralları ile başkaları için geçerli ahlak kuralları zihnimizde iki ayrı kategori olarak yer alıyor.

Siyasette ve sosyal hayatta gözlemlediğimiz tutumlar bunu çok net gösteriyor: Bize yapılan bir yanlışa “yanlış olduğuna inandığımız için” değil, “bize yapıldığı için” itiraz ediyoruz genellikle. Tabiatıyla aynı yanlış “ötekilere” yapılıyorsa bir itirazımız olmuyor.

Gerçi hangi birimize sorulsa derhal “Ben ne olursa olsun yanlışa yanlış doğruya doğru derim arkadaş!” deriz hepimiz. Ama pratikte her durumda doğruya doğru diyebilenlerimiz toplumda çoğunluğu oluşturuyor gibi görünmüyor.

Bir de “ahlak kurallarının sembolizmi” meselesi var. Yahut sembolik ahlak… Toplumsal aidiyetini göstermek ve ait olduğun kesimden onay almak için uyman gereken kuralların çerçevelediği ahlak… Yani esas itibarıyla bireysel veya kolektif vicdanın ürünü olan ama sosyal hayat içinde işlevi araçsallaşmış bulunan kurallar.

Daha ziyade toplumsal aidiyet sembolleri olarak işlev gören bu kurallar, vicdanımızın değil toplum düzeni içindeki konumumuzun ve rollerimizin ifadesi artık.

Birçok toplumda sembolik ahlak en fazla cinsiyet rollerinin tanzimi söz konusu olduğunda sahnede görünüyor. Bizim toplumumuzda da durum böyle. Ahlak, namus, ayıp gibi kavramlar bizde daha çok kadın-erkek ilişkileriyle sınırlı -ve özellikle kadınların giyim tercihlerine veya sosyal hayattaki davranışlarına inhisar eden- bir alanda geçerli kabul ediliyor.

Zaten dindarlık ve muhafazakarlık da büyük ölçüde aynı “mesele”ler etrafındaki tutumlara göre şekillenen toplumsal roller görünümünde.

Bunun için de hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet genç kızlarla delikanlıların arkadaşlıkları kadar “ayıp” sayılmaz bizde.

Çalıştırdığın işçinin emeğinin karşılığını vermemek kimi kadınların giysileri kadar “ahlak dışı” değildir.

Ahlak anlayışımız “hak yemek” gibi konuları kapsamaz, dolayısıyla “kul hakkı” yılbaşı kutlaması kadar hassasiyet konusu olamaz.

Keza adaletsizlik, zulüm, yalan, iftira gibi büyük günahlar değil, kimliğimizi ayakta yutan semboller kırmızı çizgimizdir. Mesela domuz eti yeme yasağına ateistlerimiz bile titizlikle uyar.

Daha dindar kesimlerde ise ibadetini aksatan komşu veya akraba dışlanır, “bizden biri” olarak kabul edilmez. Ama söz gelimi tefecilik yapan bir adamın camiden kovulduğu görülmemiştir.

Zaten faiz haramdır ama adı faiz olmayan faiz haram değildir. Kitaba uydurulan günah, günah olmaktan çıkar.

Haram kavramının kapsamı da yılbaşında piyango almak gibi bazı -kimlik sembollerine dönüşmüş- davranışlarla sınırlıdır.

Ancak şunu da muhakkak ilave etmek gerekiyor: Toplumsal kesimlerden birinin taşıdığı olumlu veya olumsuz özelliklerden ve eğilimlerden diğer kesimlerin kusur kalması söz konusu değil. Çünkü toplum hayatında da bileşik kaplar prensibi geçerlidir.

Bir de bu noktada bir ayrıma işaret etmemiz gerekiyor. Daha önce başka bir vesileyle dillendirmeye çalışmıştım: Ahlak yalnızca günlük hayatta toplum içindeki davranışlarımızın genel kabul görmüş kurallara veya normlara uygunluğu demek değildir. Batı dillerindeki moral ve etik ayrımında olduğu gibi daha derin bir boyutu vardır ahlakın.

Moral değerler başkalarının yanında nasıl davranacağımızı belirler. Etik değerler ise yalnız başımızayken nasıl davranacağımızı da belirleyen temel ilkelerdir. Sözgelimi şöyle ya da böyle giyinmek moral değerler kapsamındadır. Buna karşılık mesela dürüstlük etik değerdir. Bir toplumda moral ve etik değerlerin ayrı ayrı ürettikleri kurallar, kurumlar, normlar, prensipler vardır. Söz gelimi, kadın-erkek ilişkilerindeki kuralları moral değerler, kadın ile erkek arasındaki eşitlik konusundaki normları etik değerler belirler.

Galiba ahlak problemini en baştan ele alıp tartışmaya başlamamız gerekiyor.

YORUMLAR (13)
13 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.