İktidar fon soygunu konusunda neden inandırıcı olamıyor?
Fon soygunu artık gizlenemez biçimde ortaya çıktığında, yani bazı fonlar parasını ödeyemeyip battığında ve Sermaye Piyasası Kurulu 131 fonu tasfiyeye aldığını açıkladığında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan New York’taydı.
Ona orada bilgi verildiğini, yaşanan şeyin boyutlarının anlatıldığını, hatta tasfiye kararı için onayının alındığını varsayıyoruz. Erdoğan, fon soygunuyla ilgili New York’tan dönüş yoluna geçmezden hemen önce buluştuğu gazetecilere kısa bir açıklama yaptı; sözler sertti, sonuna kadar gidilecekti, hesap sorulacaktı. Tersinin söylenmesi mümkün olmayan şeyler.
Sonrasında konuyla ilgili defalarca konuştu Cumhurbaşkanı; her seferinde aynı sözleri farklı biçimlerde tekrar etti.
Bir de Cumhurbaşkanı’nın özel toplantılarda söylediği öne sürülen bazı cümleler düştü kulis yazan kimi kalemlerin köşelerine.
Çok öfkeliydi Cumhurbaşkanı; kimsenin gözünün yaşına bakmayacaktı; çürüyen kol olsa onu kesip atacaktı…
Bu cümleleri neden kendisinin söylemediği ve bize hep dolaylı yollarla iletildiği anlaşılamadı.
Kamuoyunun bu denli duyarlı olduğu ve öfkenin bu denli yaygınlaştığı bir başka olay hatırlamak zor.
Cumhurbaşkanı ve partisi bu soygunda itham altında ama o çıkıp kapalı kapılar ardından söylediği iddia edilen sert cümlelerin hiçbirini kamuoyu önünde kurmadı, kendi ağzından bu cümleleri bu sertlikte duymadık.
Cumhurbaşkanına atfedilen o sözler gerçek mi, yoksa sözleri aktaranların temennileri mi, bu da tam anlaşılamadı.
Çünkü Ak Parti ve yakın çevresindeki medya bu soygunda iktidarın şu veya bu kadar yakınından insanların rol aldığını, görülmemiş duyulmamış boyutta çıkar elde ettiğini görüyor; bütün kaygıları bu soygundan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı soyutlamak, onun “gölgesine sığınanların” bu soygunu yaptığını anlatmak.
Cumhurbaşkanına atfedilen sözler onun sadece masumiyetini değil bu soyguna karışanlara karşı acımasızca hareket etmesini de temenni ediyor. Ama henüz bu acımasızlığı görmedik, hatta müdahale edildiğine bile tanık olmadık.
Ortada ciddi bir inandırıcılık sorunu var ve bir de yönetim cephesinde aradan bir ay geçmesine rağmen müthiş bir dağınıklık, kafa karışıklığı.
İnandırıcılık sorununun başlıca nedeni, bu soygun yaşanırken görevde olan düzenleyici ve denetleyici kurumların bütün yöneticilerinin yerlerinde durmaya devam etmesi. Cumhurbaşkanı, bu kurumların yöneticilerinin gözetiminde yaşanan bu soygunu şimdi onlara temizletmeye çalışıyor. Olacak şey değil.
Geçen gün bu kurumların üst düzey bürokratları Meclis Komisyonundaydı ve muhalefetin sorularına muhatap oldu. Muhalefet komisyonda hesap sormuyordu aslında, şimdilik bilgi almaya çalışıyordu.
Ama bu bürokratlardan hiçbiri “Benim sütüm ekşi” demedi, tek bir öz eleştiri cümlesi duymadık, “İşimizi iyi yapamadık” diyen olmadı; aksine herkes üstüne düşen görevi yaptığı iddiasındaydı. Ama yapmamışlardı işte.
Örneğin Tera’nın meşhur para fonu, henüz SPK’dan izin almadan TEFAŞ’ta halka açılmış, böyle haftalarca izinsiz faaliyet göstermişti ama bu konu ne Takasbank’ta ne de SPK’da bir iç soruşturamaya olsun yol açmamıştı. Tera’nın eksiği giderilmiş, gereken izin verilmiş ve yola devam edilmişti.
Örneğin Takasbank, son güne kadar para fonlarının ters repo yaparak aynı şirket bünyesindeki hisse senedi fonlarına likit para aktarmasına ses çıkartmamıştı. Buna ses çıkartmak Takasbank’ın işi değildi aslında; normalde SPK’nın daha ilk anda bu işlemleri yasaklaması gerekirdi ama SPK işini yapmamış, böylece soygunun hisse senedi fonlarından normalde risksiz veya düşük riskli olması gereken para fonlarına sirayet etmesine, mağdur sayısının artmasına ve üstelik para fonlarından para buharlaşmasına izin vermişti. Oysa, para fonlarında buharlaşma en alt düzeyde olmalıydı, esas sorun hisse senedi fonlarındaydı.
SPK sorunun hisse senedi fonlarında olduğunu biliyordu, bu yüzden 28 Ağustosta fonlara belirli hisselere yoğunlaşmayı yasaklamıştı. Bu yasağın doğal sonucu, fonların ellerindeki yoğunlaşmış hisseleri satmaya başlayıp varlıklarını çeşitlendirmesiydi.
Bunu yakından, günlük hatta anlık izlemesi gerekirdi SPK’nın. Ama izlememişti veya izlediyse bile olan biteni görmezden gelmiş, fonlar ellerindeki değeri tartışmalı hisseleri satışa çıkartmak yerine kendi para fonlarına rehin edip oralardan likit çekmiş, SPK da olan bitene seyirci kalmıştı.
Bunlar düzenleyici otoritenin Meclis’te yaptığı itiraflar. Onlar da milletvekillerinin sorusu üzerine söylendi, öyle kendiliğinden değil. Sorusu sorulmadığı için söylenmeyen daha neler var kim bilir…
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve ekonomi yönetimi bu meseleyi sadece 456 bin mağduru olan ve o mağdurlar tazmin edilirse kapanacak, sönecek bir mesele sanıyor olabilirler; çok yanılıyorlar.
Bir kere mağdur 456 bin değil 7 milyon kişi. Sadece fonlara para yatıranlarla sınırlı bir mağduriyet değil bu; çünkü borsaya para yatıranlar, tasfiye halinde olmayan ve halen işlem gören fonlarda parası olanlar, bireysel emeklilik hesabı sahipleri, herkes mağdur.
Kriz kötü yönetilmeye devam ettikçe, sistemde kaybolan güven yerine konmadıkça mağdur sayısı ve uğranan zarar artıyor. Borsada 128 milyar dolar buharlaştı bugüne kadar. MSCI’ın son açıklaması sonrası borsamız 10 bin puanın altına doğru giderse, uğranan zarar çok daha büyük olacak.
Sisteme güven vermek ile Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu fon soygunuyla mücadelede inandırıcı olması aynı anlama geliyor.
Mevcut SPK ile mevcut Borsa İstanbul yönetimleri görevden alınmadan, onların yerine güvenilir oldukları tartışmasız, SPK yasasını uygulamakta tereddüt etmeyecek bir heyet getirilmedikçe bu inandırıcılık sorunu da devam edecek.
