Başörtüsü yasağı: Bölgede jeopolitik çatlak mı?

Azerbaycan’da kız öğrencilerin başörtüsüyle okula girişine yönelik yasak, yalnızca laiklik ve dini özgürlükler çerçevesinde değerlendirilemeyecek; ülkenin iç siyasi dengeleri, ulusal kimlik anlayışı ve Türkiye, İran, İsrail ile ilişkileri bakımından da önemli sonuçlar doğurabilecek bir gelişmedir.

Laiklik, her şeyden önce devletin dini inançlar karşısında tarafsızlığını sağlayan ve kişilerin din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan bir ilke olarak değerlendirilmelidir. Öğrencilerin dini inançları gereği derslere başörtüsüyle girmeleri, laik devlet düzenine yönelik bir tehdit oluşturmadığı gibi; devletin dini esaslı örgütlenmelerin siyasi faaliyetlerini denetlemesiyle kişilerin kıyafet tercihlerine kısıtlamalar getirmesi de aynı kapsamda görülemez. Birbirine karşıt gibi görünse de, başörtüsünü zorunlu kılmak ile yasaklamak; kişisel özgürlüğe müdahale etmek bakımından aynı niteliktedir.

Meselenin temel çelişkisi, Aliyev’in ülkenin ulusal kimliğini ve laik devlet düzenini koruma, merkezi otoriteye alternatif güç odaklarının oluşmasını engelleme amacıyla uyguladığı kısıtlamaların, tam da istenenin aksine; zamanla dini kimliğin siyasi yönde kristalleşmesine, toplumsal kutuplaşmanın derinleşmesine ve sınırlandırılması amaçlanan dış etkilerin güçlenmesine yol açabilecek olmasıdır.

Aliyev’in beyanatında yer aldığı üzere, Azerbaycan yönetiminin yaklaşımında laiklik hassasiyetinin ötesinde, İran’ın dini ve siyasi nüfuzunu sınırlandırma, ülkenin ulusal kimliğini koruma ve merkezi otoriteye alternatif güç odaklarının oluşmasını engelleme kaygılarının bulunduğu ifade ediliyor.

Nüfusunun çoğunluğu Şii geleneğe mensup olan Azerbaycan’da İran kaynaklı dini hareketlerin siyasi nüfuz oluşturabileceği düşünülse de, başörtüsü kullanan kadınların peşinen İran yanlısı olarak kabul edilmesi, açıkça dini kimlikle siyasi bağlılığın birbirine karıştırılması anlamına gelir. Aliyev’in, başörtüsünü Fars ve Arap etkisiyle ilişkilendiren yaklaşımı da tarihsel açıdan yanlıştır. İslam’ın Azerbaycan coğrafyasında 7. yüzyıldan itibaren yaygınlaştığı, örtünme geleneklerinin ise farklı biçimlerde daha eski dönemlerde de bulunduğu dikkate alındığında, bu tercihin yabancı kültürel ve siyasi etkilerle açıklanması doğru değildir.

Öncelikle, ulusal kimliğin kapsadığı değerlerin neler olduğuna; özellikle giyim kuşam biçimine devlet karar veremez.

Ulusal kimliği yansıtan değerler, tercihler ve biçimler yüzyıllar içinde toplumda kendiliğinden gelişir.

Bunlara herhangi bir şekilde müdahale etmek, sosyolojik sürece devlet zoruyla müdahale etmek demektir.

Üstelik halkın dini aidiyet ve eğilimlerinden doğan giyim kuşam tercihini potansiyel güvenlik tehdidi olarak değerlendiren ve dini özgürlük taleplerini siyasi muhalefetle özdeşleştiren bir yönetim anlayışı; temelde siyasi nitelik taşımayan toplumsal taleplerin zamanla sertleşmesine ve siyasi hüviyet kazanmasına zemin hazırlayacaktır.

İster belirli giysileri yasaklamak (zorla baş açtırmak), ister belirli giysilerin giyilmesini zorunlu kılmak (zorla baş örttürmek) olsun; giyim kuşam özgürlüğü gibi hassas bir konuda insanların inanç değerlerini ve tercihlerini baskı altına alan yönetimler, bundan hiç bir şey elde edemez, aksine halkın güvenini kaybederler.

Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkileri, özellikle savunma teknolojileri, istihbarat, enerji ve güvenlik alanlarında geliştirilen stratejik bir ortaklığa dayanıyor. Bu bağlamda, Azerbaycan’ın İran sınırındaki konumu İsrail açısından önem taşırken, Bakü de İsrail’in askeri ve teknolojik imkânlarından yararlanıyor. Diğer taraftan, İran’ın Azerbaycan üzerindeki dini ve siyasi etkisinin sınırlandırılmasının İsrail’in bölgesel çıkarlarıyla örtüşeceğini de kabul etmek gerekiyor.

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler, tarih, kültür ve dil yakınlığının ötesinde; savunma, enerji, ulaştırma ve bölgesel güvenlik alanlarında güçlü karşılıklı bağımlılığa dayanıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin yasağa karşı göstereceği tepkinin yalnızca dini özgürlükler bakımından değil, bu çok boyutlu ortaklığın geleceği açısından da değerlendirilmesi gerekir.

Türkiye’nin başörtüsü ile okula girme yasağını resmi düzeyde sert biçimde kınaması; din ve vicdan özgürlüğünü savunması ve Türk kamuoyundaki beklentileri karşılaması açısından anlamlı olsa da; görüldüğü üzere Azerbaycan yönetimi bunu doğrudan kendi iç işlerine yapılan bir müdahale olarak değerlendiriyor. Böyle bir tutum, ayrıca meselenin iki hükümet arasında siyasi prestij mücadelesine dönüşeceğini gösteriyor.

Böyle bir gerilimde Bakü’nün, Ankara’ya karşı siyasi bağımsızlığını vurgulamak amacıyla İsrail’le ilişkilerini daha fazla öne çıkarması beklenen bir sonuçtur.

Ancak Türkiye’nin askeri eğitim, savunma, enerji, ulaştırma ve diplomatik destek alanlarındaki rolüyle İsrail’in özellikle ileri savunma teknolojileri ve istihbarat alanlarındaki konumu doğrudan birbirlerinin alternatifi niteliğinde değildir. Bu nedenle Azerbaycan’ın Türkiye’den bütünüyle koparak İsrail’e yönelmesinin, mevcut stratejik bağımlılıklar dikkate alındığında düşük ihtimal olduğunu değerlendirmek gerekir.

Buna karşılık Türkiye’nin tamamen sessiz kalması, hükümetler arasındaki ilişkileri kısa vadede korusa bile; iki ülkenin yakınlığı ve yakın geçmişte Türkiye’nin yaşadığı benzer travmanın izlerinin hala hafızalarda taze olduğu dikkate alındığında, Türkiye’deki geniş halk kitlesinin vicdanını yaralanmaktan kurtaramaz.

Öte yandan bu tutum, Azerbaycan’da baskıya uğrayan ve başörtülü eğitim görmeleri engellenen çevrelerde yalnız bırakıldıkları düşüncesini güçlendirerek İran’ın bu kesimler üzerinde siyasi nüfuzunu arttırma ve istismar girişimlerine elverişli bir ortam oluşturacaktır.

Bu iki yaklaşım arasında Türkiye açısından en uygun seçenek, Azerbaycan’ın egemenlik haklarına ve devlet düzenine saygıyı korurken; inancı gereği başlarını örten öğrencilerin eğitim haklarını ve dini özgürlüklerini savunmak ve yaşanan sorunu doğrudan diplomatik yollarla çözme girişimlerini sürdürmektir. Böylece hem Azerbaycan yönetiminin yalnızlaşmasına, Türkiye’den kopmasına ve iki halk arasındaki bağların zayıflatılmasına yol açılmadan yasağın kaldırılması sağlanabilir; hem de iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın zarar görmesi önlenebilir.

Yasağın Azerbaycan toplumunda doğurabileceği sonuçlar ise dış ilişkilerden bağımsız düşünülemez. Kişisel dini özgürlük taleplerinin ortak bir mağduriyet ve kimlik sorununa dönüşmesi, hukuki çözüm kanallarının yetersiz kalması ve güvenlik tedbirlerinin sertleşmesi; eğitim haklarından mahrum edilen öğrencilerin ve ailelerinin devlete yabancılaşmasına ve radikalleşmesine yol açabilir.

Türkiye’nin bu meselede izleyeceği politikanın başarısı, dini özgürlükleri savunmakla Azerbaycan’ı doğrudan karşısına alarak iki ülke arasındaki bağları kopma noktasına getirmemek arasında kuracağı dengeye bağlıdır.

Azerbaycan’ın ulusal bağımsızlığını güçlendirecek olan, vatandaşlarının dinî kimliklerini baskı altına almak değil; bu kimliklerin dış güçlerin siyasi nüfuz araçlarına dönüşmesini önleyecek özgürlükçü, kapsayıcı ve güven veren bir devlet düzeni oluşturmaktır. Türkiye’nin sorumluluğu da bu yaklaşımı teşvik ederken iki ülke arasındaki tarihsel ve stratejik ortaklığı korumaktır.

YORUMLAR (7)
7 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.