Güven sermayesi
Borsada fon krizi… Daha ilk günlerde tam da bu işin uzmanı bir dostuma şöyle sordum: “Hani derler ya Amazon Ormanları’nda kanat çırpan bir kelebek bilmem nerede kasırgaya yol açar. Şu bizim fon krizi… Bu bizimki kelebekten büyük. Kuş mu desek, hatta hindi mi desek… Bu daha büyük bir finans krizine dönüşebilir mi?” Cevabı tecrübeye dayanıyordu ve rahatlatıcıydı: “Olsaydı ilk birkaç günde olurdu.”
Daha önceki krizlerde de gördük. Hatta Uzak Doğu’da bir borsadaki çalkantının dünyada finans krizi yarattığını da. Finans krizinin giderek reel sektör krizine dönüştüğünü de gözledik. (Finans ve reel diye ayırmak aslında abes. Ne yani? Biri akciğer diğeri bacaklar gibi. Nefes alamayan adam koşabilir mi?)
Ne büyüyen bir finans krizi ne de üretimi vuran bir sanayi krizi bekliyoruz.
YA GÜVEN?
Bu iyi haber. Bir de kötü haberim var. Şu soruyu sorun: Fon dolandırıcılığı, borsa manipülasyonu ve canı yanan yarım milyon yatırımcı! Bu manzara acaba ülkedeki güven sermayesini nasıl etkiledi? Güven sermayesi ne mi? Ne olduğunu anladınız. Daha doğru tabir Sosyal Sermaye’dir. Evet ülkede yatırıma, borsaya, şirketlere, bu unsurları kontrol eden düzenleyici kurumlara, o kurumların görev ve yetkilerini düzenleyen hukuka güven… En önemlisi, insanımızın birbirine güveni. Ancak güvenle yaşayabilen, birlikte iş yapma arzusu ve kapasitesi. Bunlar nasıl etkilendi?
Şimdi bu sorunun güncel ağıtını yakmak istemiyorum. Cevap bellidir. Asıl merak ettiğim son krizin, asırlardır zaten düşük olan sosyal sermayemizde ilave ve kalıcı bir yara açıp açmadığıdır. PEW araştırma şirketinin, geçen yılın aralık ayında yayımladığı güven anketinde Türkiye, anketin yapıldığı 25 ülke arasında sonuncuydu. PEW’ün bir tespiti de refahla güven arasında müsbet ilgileşimdi (https://bit.ly/pew-guven). Zengin ülkelerde insanlar birbirine daha çok güveniyor. Orta gelir grubundaki insanlar daha az…
Acaba insanlar zenginleştiği için mi başkalarına güveniyor yoksa birbirlerine güvendiği için mi zenginleşiyor?
GÜVEN REFAH DOĞURUR
Birden çok araştırma ikinci şıkkı işaret ediyor. Birbirine güvenenler, yani birlikte iş yapmaya yatkın olanlar zenginleşiyor. Ünlü siyaset bilimci Francis Fukuyama bunu kitaplaştırdı: Güven/Sosyal Erdemler ve Refahın Yaratılması (Türkiye İş Bankası Yayınları, 2005). Fukuyama’ya göre güvensizlik toplumu bir ek vergi gibi, kazanımların emilip içinde kaybolduğu bir kara delik gibi etkiliyor. “Babana bile güvenmeyeceksin!” diyen mafya kültürünün geçerli olduğu Güney İtalya ile Kuzey İtalya’yı karşılaştıran Robert Putnam’ın araştırması var. Sonuç, sosyal sermaye sayesinde Kuzey zengin, Güney fakir… Bizim coğrafyamızı, “Orta Doğu”yu, benim Niçin Geri Kaldık? kitabımdakine benzer bir soruyla inceleyen Prof. Timur Kuran’ın Yollar Ayrılırken eseri var. Tarihî Orta Doğu bizden ibarettir tabii. Kuran Hoca’nın bulduğu geri bırakan sebep, finans ve ortaklık hukukunun yetersizliği. Birlikte iş yapmak, iki-üç kişilik adi ortaklıkla başlar. Sonra daha çok insana ve sonunda anonim şirkete uzanır. Tabii bunları mümkün kılan hukuk ve sonunda hisse senetleri borsası… Orta Doğu’da bunlar yoktu diyor Kuran. Osmanlı Millet Sistemi denilen çok hukukluluğun bizi yıkışı burada görülür. Avrupa hukukuna göre hareket edip teşkilatlanan azınlıklar, hemen her işte piyasaya hâkimken Osmanlı Müslümanlarının asırlardır değişmeyen hukukunda tüzel kişilik, yani bugünkü anlamıyla şirket ve banka yoktur.
GÜVEN VE HUKUK
Rahmetli Prof. Mümtaz Turhan Kültür Değişmeleri’nde Osmanlı yönetiminin bu eksikliği fark ettiğini söylüyor. 19. asırda, Sultan Ahmet Meydanı’nda bir sergi binası kurularak “…sanayi erbabının birleşerek şirketler kurmaları, müşterek teşebbüslere geçmeleri teşvik edilmiş…” Edilmiş ama olmamış. Fatih Kerimi ve Tüccarzâde İbrahim Hilmi, ayrı ayrı, Osmanlı’da finans, ticaret ve sanayi ile ilgili hemen bütün işlerin azınlıkların elinde olduğunu anlatır. Sabri Ülgener Hoca’nın tespitleri de bunlara paralel.
Bugün, yeniliklerin doğup ülke zenginliğinin baş sürücüsü olduğu ülkelerde mekanizma şöyle işler: İnsan sermayesi yani teknoloji ve bilimin sınırlarında dolaşan gençler yenilikler bulur. Bu yenilikleri hayata geçirecek sermaye ararlar. Bir şirket kurarlar ve sermaye, ortaklığa katılan kişilerce sağlanır. Önce tohum sermayesi (seed money) sonra üretim sermayesi… Genel olarak henüz kendini ispatlamamış girişimlere yapılan yatırıma “risk sermayesi” denir. Risklidir ama dolandırılma riski değil. Yatırımcı bilir ki asıl kâr, yeniliktedir. Giderek teşebbüs kendini ispatlar ve milyarlarca dolar toplamak için borsaya açılır. Ortak sayısı binleri, on binleri bulur. Şirket de yatırımcı da ülke de kazanır.
Şimdi dönelim bize… Fon krizinden sonra halkın karşısına çıkıp “Bak biz yeni bir şey bulduk, bize para yatır.” sözünü nasıl söyleyeceksiniz? Yahut “Bak biz şu projeyle borsaya açılacağız, bize ortak ol.” sözünü?
Bilgi ve proje dolu kafaların para bulması bugün burada mı yoksa orada mı daha kolaydır?
