Ne yani ‘bizim çocuklar’ kazanmasın mı?
Öyle anlaşılıyor ki, yaşadığımız asrın fon vurgununun ekonomik maliyeti, biz fanilerin hayallerinin çok çok ötesinde. DEVA lideri Ali Babacan, vurgunda yatırımcıdan çalınan paranın yanı sıra borsadaki erime de hesaba katılırsa toplam kaybın 7 trilyon lirayı aştığını söylüyor.
Ama mesele sadece ekonomiden ibaret de değil. Bir de ahlaki anlamdaki maliyet var ki, şu anda onu hiç bilmiyoruz.
Fon vurgunu konusunda Yıldıray Oğur’un geçtiğimiz cumartesi günkü yazısını okuduktan sonra toplumdaki ahlaki çürümenin daha da derinleşeceği endişesine kapıldım açıkçası.
Yıldıray Oğur’un yazısında, eski Türkiye Sigorta Genel Müdürü Taha Çakmak’a yöneltilen 1 milyon dolarlık rüşvet iddiasından hareketle, finans sektöründe oluşan aile bağlarının soy kütüğü çıkarılıyor adeta.
Ve kelimenin tam anlamıyla, finansal ilişkilerle aile bağlarının iç içe geçtiği bir fotoğraf var önümüzde.
Şu tabloya bakar mısınız? Hep birilerinin oğlu, birilerinin damadı, birilerinin kocası… Ne kadar tanıdık değil mi?
Mesela Taha Çakmak, Türkiye Sigorta’nın parasını TERA fonlarına yönlendirme karşılığında elden 1 milyon dolar aldığı ve TERA’nın Grainturk Holding hisselerine yatırım yapmasını şart koştuğu iddiasıyla suçlanıyor.
Grainturk Holding’in bağımsız yönetim kurulu üyesi Ahmet Emir Akben kim? Eski BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben’in oğlu. Taha Çakmak ise, 2019-2021 yılları arasında Mehmet Ali Akben’in başkanlığındaki BDDK’da başkan yardımcılığı yapıyor. Daha da dikkat çekici olan, TERA’ya kuruluş ve faaliyet izni dönemin BDDK Başkanı Mehmet Ali Akben tarafından veriliyor.
Bu arada, BDDK Kurulu üyesi Mustafa Balcı’nın oğlu İskender Balcı, fon soruşturmasında hisse işlemleri tartışma konusu olan Özata Denizcilik’te bağımsız yönetim kurulu üyesi olarak görev yapıyormuş. İskender Balcı, aynı zamanda eski Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı.
TERA Yatırım Bankası’nın kuruluş ve faaliyet izinlerinin verildiği dönemde BDDK yönetiminde bulunan Mehmet Ali Akben ile Mustafa Balcı’nın oğullarının daha sonra fon soruşturmasında adı geçen iki ayrı şirkette yönetim görevi üstlendiği biliniyor.
Aslında bütün bunlar, fon skandalında ortaya çıkan büyük fotoğrafın sadece küçük bir bölümü. Ucunun nereye kadar gittiğini bilmediğimiz, muhtemelen yakın gelecekte de öğrenemeyeceğimiz korkunç bir kirlilik deryasıyla karşı karşıyayız.
Nasıl bir Türkiye fotoğrafı ama… Kimin eli kimin cebinde belli değil. Sadece ideolojik tercihler ve aile bağlarıyla kurumların başına getirilen maharetli çocuklar, hep birlikte eşi benzeri az bulunur bir ‘saadet zinciri’ni armağan ettiler Türkiye’ye.
Peki kim bunlar, nereden geldiler, hangi maharetleri yüzünden kimler tarafından buralara atandılar?
İşte liyakatsizliğin, nepotizmin kurumları nasıl çürüttüğünü gözler önüne seren yeni Türkiye’nin fotoğrafı.
Elbette bu liyakatsizler ordusunu atayan bir mekanizma var ve bu mekanizmanın adı, her şeyi tek elde toplayan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi…
Kolaycı bir yaklaşımı tercih ederek bu eş-dost-akrabanın Cumhurbaşkanı tarafından atandığını söyleyerek topu taca atabiliriz ama bu Türkiye’nin yaşadığı çaresizliğin çözümü değil. Çünkü mevcut alaturka sistemin başında kim olursa olsun, her şeyin tek kişide toplandığı bir yönetim modeli, sonuçta sadece ekonomik kriz, ahlaki çürüme ve yozlaşmadan başka bir şey üretemez.
Kuşkusuz bu fon vurgununda esas dramatik olan, bütün bu şaibeli fotoğraflarda yer alanların, hiçbir şekilde vicdan muhasebesi yapma ihtiyacı duymamış olmalarıdır.
Çünkü onlar kendilerini mübarek bir mahallenin mensubu olarak görüyor. Eğer ortada bir hata, hatta bir suç varsa bu, ya ülkemizin dünyada yükselişini çekemeyen ‘dış güçler’in ya da içerideki iş birlikçilerin eseridir.
Ayrıca fon vurgunundan büyük paralar kazananlar, eş-dost-akraba kontenjanından yararlanarak saygın kurumların başına geçenler ne yapmış ki!
Dindar-muhafazakar kimliğine sahip olan ‘bizim çocuklar’ın tek yaptığı, marifetlerini kullanarak birkaç kuruş kazanmak o kadar.
Ne yani, bizim mahallenin babaları ve oğulları devletin saygın kurumlarını yönetmesinler mi?
Efendim, liyakat ve ehliyete sahip değillermiş, ne yapalım bu kadar kusur kadı kızında da olur. Ama unutmayalım onlar “yerli-milli” çocuklar. Hemen hepsi, ezan-bayrak-vatan sevdalısı. Bırakın biraz da onlar kazansın.
Hem hocalarımızın “elbette yolsuzluk da ayıptır, günahtır ve suçtur ama bu suç, hırsızlık suçu değildir” şeklinde fetvaları bile var. Kaldı ki bu hocalarımıza göre “yolsuzluklar, haksızlıklar eskiden de vardı.” Yani şimdi bizim çocuklara gelince mi suç oldu!..
