Doğrularından tevbe etmek
Bir önceki yazımın başlığında tevbe vardı. Bugün de lazım oldu. Mazur göreceğinizi ümit ediyorum.
AK Parti’nin içinde uzun süre üst düzey görevlerde bulunmuş, biri Dışişleri Bakanlığı, Başbakanlık ve Genel başkanlık, biri ekonomi ve Dışişleri bakanlığı yapmış Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan neden AK Parti’den ayrılıp müstakil birer parti kurma ihtiyacı hissetmiş olabilirler?
İki ayrı parti kurmaları sorunun merkezinde değil. Bu, ayrı ve henüz tam olarak izah edilememiş bir mesele. Uğraşırsan izah edersin. İki ayrı mizaç dersin mesela. Ya da kadrolarının farklı olduğunu, ikisinin da ayrı ayrı iddia sahibi olduklarını söylersin. Ama sorumuz bu değil.
Neden parti kurma ihtiyacı hissetmiş olabilirler?
Muhtemelen AK Parti”nin kuruluş ilkelerinden saptığını, kuruluşundaki kadar özgürlükçü, demokrat, adaletli olmadığını düşündükleri için.
Ekonomiyi ekonominin gerçeklerine uygun bir şekilde yönetmekten uzaklaştığını düşündükleri için. Yolsuzlukların yaygınlaştığını ve korunduğunu düşündükleri için.
Parti içinde yaptıkları uyarıların karşılık bulmadığını gördükleri için.
Bunlara başka gerekçeler de eklenebilir. Davutoğlu’nun hususi gerekçeleri de vardır. Kendisine başında bulunduğu partinin içinde bir çeşit kumpas kuruldu. Partisi tarafından ihraç istemiyle disipline sevk edildi ve saire.
Davutoğlu ve Babacan, iki tecrübeli siyasetçi sonunda partilerini kurdular.
İkisi de Türkiye’yi yönetmeye talip oldu.
Bu iki siyasetçinin eleştirilerini haklı bulan, Türkiye’nin yeni ve temiz bir siyasete ihtiyacı olduğunu düşünen ve siyaset yapmak isteyen insanlar Gelecek ve Deva partilerine katıldılar, bu partilerin kadrolarını oluşturdular.
Liderleriyle birlikte çalıştılar, partilerinin politikalarını geliştirdiler, programını yazdılar, mitingler, toplantılar, kongreler yaptılar.
Kapasiteleri ölçüsünde partilerinin politikaları doğrultusunda beyanatlar verdiler, televizyon programlarına katıldılar, iktidarın politikalarını, uygulamalarını, yolsuzlukları, ‘tek adam rejimi’ni, hesap verebilirliğin, rejimin kontrol edilebilirliğinin, çek-balans sisteminin, kuvvetler ayrılığının olmayışını eleştirdiler.
Ekonomide ‘rasyonel’ çizgiden sapıldığını söylediler.
İçlerinde yapılanların yanlış olduğuna işaret etmekle kalmayıp doğrusunun nasıl yapılması gerektiğini söyleyenler de vardı.
Bütün bunlara rağmen, milletten bekledikleri teveccühü görmediler.
Belki eksik anlattılar, toplumu ikna edemediler. Belki doğru ve mükemmel anlattılar fakat toplum doğru bir siyaset arayışı içinde değildi.
Bunların hepsi mümkün.
Bir ara, bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ideolojileriyle pek uyuşmayan siyasi partilerle birlikte bir muhalefet cephesi oluşturdular. Eni konu aynı gelenekten gelen Saadet Partisi de bu cepheye dahildi.
Bütün bunların anlaşılır bir tarafı vardı. Tek başına iktidar olmalarına imkân yoksa muhtemel bir iktidarın ortağı olup görüşlerinin muhtemel iktidarın içinde kısmen uygulama imkânı bulması memleket için faydalı olabilirdi.
Seçim zamanı geldi. Bu siyasetçilerin bir kısmı partilerinin girdiği ittifakın şartlarına uygun bir şekilde CHP listelerinden milletvekili adayı gösterildiler.
CHP listelerinden aday gösterilmelerinin sebebi muhalefetin mecliste ulaşabileceği azami sandalye sayısına ulaşmaktı.
Hatta Mecliste muhalefetin sayısal çoğunluğu elde edebileceğini ümit ediyorlardı.
Umdukları gibi olmadı. İttifakın muhafazakâr partileri CHP listelerinden Milletvekili seçilmeye muvaffak olmuşlardı, ama CHP umduğu sayının çok altında milletvekili kazanmıştı.
Muhalefet Meclis’te azınlıkta kaldı.
Belki de muhalefet cephesinin alabileceği azami oy bu kadardı.
Birçok CHP’li kendi listelerinden seçilen bu muhafazakâr milletvekillerini partilerinden çalınmış sandalyeler olarak gördü. İçleri bu vekillere ısınmadı.
Bir kısmı az anlaşılır bir kısmı eksik, ama hikâyenin buraya kadarı üç aşağı beş yukarı anlaşılabilir. Sürecin bazı aşamalarında kimin ne yanlışlar yaptığı da sayılıp dökülebilir.
Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu’nun milletten umduğu karşılığı bulamayıp partiyi kapatması bile anlaşılabilir.
Anlaşılması zor hatta imkânsız olan şu.
CHP listelerinden seçilen milletvekillerinden bazıları AK Parti’ye girdiler. Bazıları da hala girmek için çabalıyorlar.
Başlangıçtaki siyasi tutumlarını muhafaza edenlere bir diyeceğim yok.
Fakat AK Parti’ye katılanlara diyeceğim var.
AK Parti, sizin dışarıda olduğunuz süre içinde yanlış deyip eleştirdiğiniz politikalarını terk mi etti?
Sizin ayrı parti kurduğunuz günlere nispetle daha mı demokrat? Daha mı özgürlükçü? Daha mı adaletli? Kuvvetler ayrılığı fikrine daha mı yakın?
Ekonomideki yanlışları bıraktı mı? Artık yolsuzluklara geçit vermiyor mu? Tövbekâr mı oldu?
Yoksa siz mi doğrularınızdan tövbe ettiniz?
Ya da başından beri yanlışta olan siz miydiniz?
Bir sual daha.
Hayatınızda bir defa milletvekili seçildikten sonra kıyamete kadar milletvekili seçilmeniz üzerinize farz mı, vacip mi, sünnet mi oldu?
