Yarın 29 Ekim
Toplumlar bir arada yaşayabilmek için ortak bir anlam dünyası oluşturmak zorundadır. Bunu yaparken bu bağın gerçeklerle birebir örtüşmesi gerekmiyor. Pek çok mitos, gerçekliklerinden bağımsız olarak toplumları bir arada tutar ve birbirini hiç tanımayan insanları aynı hedefler etrafında bir araya getirir. Burada önemli olan ortak hedefin kucaklayıcılığıdır. Biz çoğu kez sanıyoruz ki ortak kimlik saf bir durum.
Fransa’yı Fransa yapan Napolyon ne kadar Fransızdı?
Türkiye’de maalesef ortak kimlik bilinci bir türlü oturmadı. Bir üst kimlik etrafında bir araya gelmeyi beceremiyoruz. Üst kimlik diye dayattıklarımızın içeriği ise aslında söylemde kullandığımız retorikle de hiç bağdaşmıyor. Herkesi kucakladığını iddia edenlerin kendilerinden farklı düşünenleri daha en baştan gayrimeşru görmesi, bu çelişkinin en açık göstergesi. Bir baro başkanlığı seçiminin ardından sergilenen üstünlük gösterileri, karşı tarafı küçümseyen imalar ve seçimi sanki bütün topluma karşı kazanılmış bir zafer gibi sunan tavır, ortak yaşam kültürünü güçlendirmek yerine kutuplaşmayı derinleştiriyor. Kendisini ayrıcalıklı gören bir zihniyetin ortak kimlik ya da bir hedef üretebilmesi sizce mümkün mü? Böyle bir aklın ülkemizin tüm paydaşlarının mutedil çoğunluğunu kucaklama şansı olabilir mi?
Hem de bu kitleyi bir araya getiren ortak motivasyonun ne olduğu gün gibi aşikârken. Görünen o ki muhalefet gene eski siyasetsizliğin kurbanı olmaktan kurtulamayacak. Eski Türkiye özlemleriyle hem bugünü hem de yarını ıskaladıklarının farkında bile değiller. Siyaset sadece öfkeyle yapılacak bir şey değil. Bu tavrın birçok gerçeğin üstünü örttüğünün de farkında değiller. Daha doğrusu, önemli bir kısmı farkında. Bugün şikâyet ettikleri pek çok şeye itiraz etmelerinin tek sebebi, gücü elinde tutanların kendilerinden olmaması. Yoksa o güç ellerinde olsa çok da farklı davranacaklarını gösterecek hiçbir emare yok ortada.
İşte tam da burada siyasetsizlik yatıyor ve muhalefet bir türlü halk için umut olma potansiyeli taşıyamıyor. Düşünsenize, muhalefetin içinde eskiden solda gördüğümüz hizipleşme hastalığı yeniden hortladı. Kendisini daha milliyetçi ve daha Atatürkçü gören partiler ve hareketler doğup duruyor. Muhalefet, seçmenin ekonomik sorunlarına, adalet arayışına ve özgürlük taleplerine ortak bir çözüm üretmek yerine, kimin daha milliyetçi, kimin daha Atatürkçü olduğu üzerinden yeni ayrışmalar üretiyor. Böylece ortak bir siyasi hedef etrafında birleşmek yerine, birbirinin meşruiyetini sorgulayan küçük aidiyet alanlarına bölünüyor.
Muhalefeti temsil ettiğini iddia edenlerin bu tavrı karşısında geniş kitleler ne düşünür? Bir seçimde elde edilen başarıyı karşı tarafı küçümsemenin ve kendi üstünlüğünü sergilemenin vesilesi hâline getirmek, kendisinden farklı düşünenleri de kucaklamak isteyen bir siyasi anlayışın ne kadar uzağında durduğunu göstermiyor mu?
Bunları kendilerine hiç sorduklarını düşünmüyorum çünkü sert ideolojik ve maalesef içi boş kalıplarla dünyaya bakanların en büyük ortak özelliği, kendileri gibi olmayanların mutlak bir yanılgı içinde olduklarına inanmalarıdır.
Yarın 29 Ekim, Cumhuriyetin ilanının seneidevriyesi. Siz “Hedef 1923” dediğinizde bir ileriye gidişi değil, bir geri dönüşü ifade etmiş olmuyor musunuz? Cumhuriyetin kuruluşunu bir hedef olarak göstermek başka, bugünün sorunlarına geçmişin siyasi ve toplumsal koşullarına dönerek çözüm aramak başka. O gün için ilerleme olan şeyin bugün içinin farklı bir şekilde doldurulması gerektiği açıkça ortada iken, geçmişin sloganlarını tekrarlamak nasıl bir gelecek vizyonu sunabilir?
Ve daha hafızalar tazeyken, 2002 öncesi Türkiye’sinin pek çok arızası unutulmamışken sizin “Hedef 1923” derken neyi kastettiğinizi çok iyi açıklamanız gerekir. Ekonomik krizlerin, siyasi istikrarsızlıkların, başörtüsü yasaklarının ve askerî vesayet tartışmalarının hâlâ hafızalarda olduğu bir ülkede, geçmişe dönük bir siyasi hedef ortaya koyuyorsanız hangi uygulamaları sürdürmek, hangilerini değiştirmek istediğinizi anlatmanız gerekir. Ama siz bunu yapmak yerine hemen hiçbir kimliğin tanınmadığı, ülkenin seçilmişlerce değil de vesayetçi ve statükocu kadrolarla yönetildiği bir Türkiye’yi çağrıştıran sloganlarla konuşursanız halk sizi kucaklayabilir mi?
Bu tutumun ve siyasetin, daha doğrusu siyasetsizliğin, Türkiye’nin hiçbir derin sorununu çözme şansı yok çünkü daha önce çözemedi ve zaten bu problemlerin de en büyük varlık sebebi bizzat kendi zaaflarıydı.
Bir türlü demokratikleşemeyen, bir türlü insan haklarını içselleştiremeyen, bir türlü insanına insan olduğunu hissettiremeyen, birilerinin birilerine göre daha eşit olduğu bir Türkiye’den bahsediyoruz. Belki söylediklerim sert olabilir ama muhalefetin halka umut olabilmesinin yolu geçmiş özleminden geçmiyor, yeni bir hikâye yazmaktan geçiyor. Bu hikâyenin de yalnızca eski sloganların tekrarıyla değil, eşit yurttaşlık, hukuk devleti, çoğulculuk ve demokratik temsil konusunda ortaya konulacak somut bir programla yazılması gerekiyor.
Bu kadar ekonomik sorunla boğuşulurken, üst üste büyük skandallar yaşanırken bile siz hâlâ insanların gerçek dertlerine odaklanamıyor ve ideolojik körlükle hareket ediyorsanız nasıl iktidar adayı olabilirsiniz ki?
Buradan şu anlaşılmasın: İdeoloji, bir dünya görüşüne sahip olmak külliyen kötü bir durum değildir. Ancak ülkemizde muhalefet, siyasetsizliğini içi boş bir geçmiş özentisiyle doldurmaya çalışıyor ve işte tam da bu nedenle sıradan çoğunluğa umut olamıyor.
