Leopar Derili Şef
Leopar Derili Şef, ünlü antropolog Evans-Pritchard’ın 1940 tarihli klasikleşmiş eseri The Nuer’de yer alan, bir tür kural kollayıcı üst otoriteye Sudan’daki Nuer kabileleri tarafından takılan ad. Yazarın “düzenli anarşi” diye kavramsallaştırdığı sistemin koruyucusu. Gücü, kendisine atfedilen ilahi otorite kadar arabuluculuğundan ve içinde yer aldığı yapıdan kaynaklanıyor.
Çünkü Nuer toplumunda akrabalık hatları üzerinden işleyen esnek ve kademeli bir dayanışma mekanizması var. Soy grupları en küçük aile biriminden (minimal lineage) başlayarak geniş akraba gruplarına (major ve maximal lineage) doğru büyüyor. Bu yapı, çatışma anlarında dinamik ittifaklara dönüşüyor. Yazar bunu “Ben kardeşime karşı; ben ve kardeşim kuzenime karşı; ben, kardeşim ve kuzenim yabancıya karşı” diye özetliyor.
Tıpkı dünya siyasetinde olduğu gibi Nuer toplumunda da kanunları uygulayacak polis ve mahkeme yok. Güç dengesi (balanced opposition) tarafların birbiri üzerinde baskı kurmasını sağlıyor. Bir kabile segmenti diğerine saldırdığında, karşı tarafın aynı büyüklükte bir ittifak toplayacağını bildiği için çatışmalar belirli sınırlar içinde kalıyor, büyümüyor. Gerektiğinde de devreye Leopar Derili Şef giriyor, taraflar arasında arabuluculuk yapıyor.
1940’larda ve öncesinde Sudan’da işe yarayan, işlevsel olan bu sistemin günümüzde işe yaradığını söylemek doğal olarak imkânsız. Öyle olsaydı zaten Nisan 2023’te ülke iç savaşa sürüklenmez, farklı bir şekilde örgütlenmiş silahlı gruplar birbiriyle çatışmaz, ondan önce de darbeler ve otoriter yönetimler altında Sudan halkı böylesine acı, ıstırap ve açlık çekmezdi. General Abdulfettah el-Burhan liderliğindeki resmî ordu, General Muhammed Hamdan Dagalo liderliğindeki paramiliter güçlerle savaşmazdı.
Ancak benzerinin dünya siyasetinde geçerli bir yöntem olabileceğini, ayrı devletler şeklinde örgütlenmiş aidiyet gruplarının kişi değilse de bir ya da birkaç devletin arabuluculuğu ve teşvikiyle en azından bölgesel düzeni sağlayabileceğini söyleyebiliriz. Evet, bu bütün dünya için geçerli bir yöntem olmayabilir. Rusya ve Ukrayna, Leopar Derili bir Trump tarafından barıştırılamayabilir. Ama belki Mekke İttifakı üyeleri İran’ı ikna edebilir.
İran artık anlamı kalmamış savaşı yayma, dolayısıyla da Amerika ve İsrail’i zor durumda bırakma stratejisini gözden geçirip Husilerin Suudi Arabistan’a saldırmasına engel olabilir. Savaşın daha da fazla bölgeselleşmesini önleyebilir. O zaman Evans-Pritchard’ın kitabı da bir başkası tarafından bu kez Müslüman çoğunluklu ülkeler arasındaki ilişkilerin yeniden tanımlanması anlamında yazılabilir.
Fakat İran şimdiki stratejisini sürdürürse, komşularına kendisinin İsrail’den daha büyük bir tehdit olduğunu teyid ederse sorun korkarım tırmanır; geçmiş zamanların ve farklı coğrafyaların aidiyet üstünden işleyen düzen kurucu mantığı geçmiş zamanlarda kalır. Amerika ve İsrail yine düzenin kurallarını koyar ve her zamanki gibi oyunu kurar, bizler de bu oyunların gönülsüz ve çaresiz oyuncuları, satranç terminolojisiyle piyonları oluruz.
Mekke İttifakı da tarihteki diğer ittifaklara benzer. Bu tür bir ittifakın aidiyet üstünden birleştirici potansiyelini realize edemez. Biraz caydırıcı olur, caydırıcılığı çöktüğünde üyelerini şu veya bu şekilde savunur. Bazen genişler, bazen daralır, şartlar değiştiğinde de anlamını yitirip ortadan kaybolur. Tahran’da iki gün önce gerçekleşen dörtlü toplantıdan sonra dün İsrail medyasında çıkan endişe dolu haber ve yorumlarsa kulakta ve akılda hoş bir seda olarak kalır.
