Zihin kapanmışlığı - Ahlâkî kirlenme

[Değerli okuyucular bu yazımı, geçen haftaki makalem üzerine yazılan eleştirel yorumlara cevap olarak anlayabilirler. Zira ‘demokrasi’ sonuçta bir isimlendirmedir ve önemli olan, onun içerdiği eşitlik, hürriyet, sivil haklar (İslam geleneğindeki tabirle ‘kul hakları’), adalet ve hakkaniyet gibi anlamlardır.]

Dinî naslar (ayetler ve hadisler) sabit ve sınırlıdır; zaman ve hayat ise canlı ve değişkendir. Bu durumda, nasların lafzî ve zahirî anlamlarının, sürekli yenilenen hayatın bütün yönlerini ve olaylarını kuşatamayacağı açıktır. Bundan zorunlu olarak şu sonuç çıkar: Değişen zamanlarda ortaya çıkan yeni problemleri çözmek için insanlar yeni kararlar almak, yeni kurallar ve yasalar koymak zorundadırlar.

İşte, bize ulaşan bilgilere göre, “serbest içtihat dönemi” denilen İslâm’ın ilk iki-üç asrında gerekli görüldüğünde ayetler, aslî-ahlâkî ve nihai gayeler (maḳāsıd) doğrultusunda yorumlanarak yeni sorunlar aşılmıştır. Daha sonra, muâmelat denilen dünyevî konulara dair dinî bildirimlerin yeni ihtiyaçlara cevap verecek şekilde yorumlanmasını sağlamaya yönelik olarak re’y, istihsân, istıslâh, maḳāsıd, mesâlih gibi kavramlarla ifade edilen aklî yöntemler geliştirilmiştir.

Ancak, önceleri Ehl-i Hadis, daha sonra büyük kısmını Şâfiîlerin oluşturduğu ulema çoğunluğu, -ikisine de Ebû Hanîfe’nin öncülük ettiği- ‘istihsân’a ve ‘re’y’e dayanan çözümler karşısında katı bir tavır takınmışlardır (mesela Şâfiî, er-Risâle, nşr. A. Şâkir, Kahire 1940, s. 503-507). Gerekçeleri bugünkülerle aynıydı; yani dinin tahrif edileceğini, yeni bir şeriat üretilmiş olacağını ileri sürüyorlardı. Bu suretle Müslüman toplumlar ve yöneticiler “din elden gider” tehdidiyle korkutuldu.

Böylece re’y, istihsân, maḳāsıd, mesâlih gibi yöntemlerin zaman içinde daha da geliştirilerek verimli kılınması, sübjektiflik ve keyfilikten kurtarılıp sistematik hale getirilmesi imkânsızlaşmış; hukuk, ekonomi ve siyasetin gelişmesi önlenmiştir. Nihayetinde birçok Müslüman devlet İslam hukukunu kısmen veya tamamen yürürlükten kaldırmak zorunda kalmış, az sayıdaki ülke de belirtilen katılık yüzünden çağ ile kavgalı olmuştur.

***

Zamanın dondurulması mümkün olmayacağına göre, değişen zamana, şartlara ve ihtiyaçlara göre yeni fikirler, yasalar, kurallar ve uygulamalar geliştirilmezse hayat donar.

O halde, eskilerin dünyasında normal görülen (kölelik, ganimet gibi) fikir ve uygulamalar bugün haksızlık ve zulüm olarak görülüyorsa, hâlâ o fikir ve uygulamaları devam mı ettirmeliyiz? Hz. Peygamber’in bazı uygulamalarını Halife Ömer’in daha 10-15 yıl sonra değiştirmeye hakkı var da, 1400 sonra, -şartların değişmesi sebebiyle haksızlık üreten fikir ve uygulamalar yerine, zamanımız Müslümanlarının, kendi ihtiyaçlarına uygun yeni uygulamalar geliştirmeye hakları yok mu? “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (A‘râf 7/156) buyuran Cenâb-ı Hakk’ın bunu istemeyeceği nasıl düşünülebilir?

Günümüzde çoğu ilâhiyatçılarımız ve diğer din alimleri başlarını kuma gömseler de, tarihî bilgilerimiz ve çağdaş tecrübelerimiz göstermektedir ki, Müslümanların bireysel, toplumsal ve uluslararası düzeyde yaşadığı problemlerin kök sebebi -ABD’li yazar Robert R. Reilly’nin The Closing of the Muslim Mind başlıklı eserindeki deyimiyle- “zihin kapanmışlığı”dır.

***

İslam kaynaklarında dinin nihai amacının, insanların dünya ve ahiretlerini mutlu ve huzurlu kılmak olduğu belirtilir (mesela bk. F. Râzî, Mefâtîḥu’l-Ğayb, Beyrut 2000, IX, 56; XXXII, 34). Eski kaynaklarda dinin bu amacı kısaca “celb-i menfaat, def‘-i mazarrat/mefsedet” (insanlara fayda sağlamak ve onları zarardan korumak) şeklinde formüle edilmiştir (Mesela Gazzâlî, Şifâʾu’l-Ġalîl, Bağdat, 1971, s. 159).

Kur’an-ı Kerîm ve hadislere göre Allah, rahmet ve cömertliğiyle, insanların din ve dünya iyilik ve yararları (mesâlih) için peygamberler göndermiş, onlar vasıtasıyla kullarına dünya ve ahirette huzurlu ve mutlu olmanın yollarını bildirmiştir. İslâmî kaynaklarda bu yollar “et-ta‘zîm li-emrillâh ve’ş-şefaka alâ halkıllâh” (Allah’ın emrine saygı ve Allah’ın yarattıklarına şefkat) özdeyişiyle özetlenmiştir. Bu düşünce dinin insan ve ahlâk amaçlı olduğunu gösterir; buna ilişkin birçok ayet ve hadis vardır.

Onun içindir ki, adına layık her din gibi İslam da ekonomide, hukukta, siyasette, topyekûn insan ilişkilerinde ahlâkî kirlenmeyi reddeder. Çünkü -Fas asıllı çağdaş Müslüman mütefekkir Taha Abdurrahman ifadesiyle- “İnsanlığın mahiyeti sadece ahlâkî bir mahiyettir” (Rûhu’l-hadâse, Beyrut 2006, s. 59). Buna göre ahlak yoksa insan da yok demektir.

YORUMLAR (5)
5 Yorum
YORUM YAZ
İÇERİK VE ONAY KURALLARI: KARAR Gazetesi yorum sütunları ifade hürriyetinin kullanımı için vardır. Sayfalarımız, temel insan haklarına, hukuka, inanca ve farklı fikirlere saygı temelinde ve demokratik değerler çerçevesinde yazılan yorumlara açıktır. Yorumların içerik ve imla kalitesi gazete kadar okurların da sorumluluğundadır. Hakaret, küfür, rencide edici cümleler veya imalar, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır. Özensizce belirlenmiş kullanıcı adlarıyla gönderilen veya haber ve yazının bağlamının dışında yazılan yorumlar da içeriğine bakılmaksızın onaylanmamaktadır.