Oruçtan adaleti merhameti ve insan olmayı öğrenebildik mi?
Oruç ayına veda ettik, bugün bayram sevinciyle buluşuyoruz. Hayatımızı bir diriliş sesiyle aydınlatan Ramazan’da oruç tuttuk, teravihler kıldık, hatimler indirdik. Ve bir sabır dersi çalıştık aynı zamanda…
Sezai Karakoç’un dizelerinde olduğu gibi, “Oruç, ruhun sesi gelir her yıl/Gümüş topuklarını dokundurur kalbimize”
Ve oruç;
/Hilkat günlerinin yeniden oluşun terlerini döker
İnsan gecesini değiştirir gündüzüne erer
Bir mevsime döndürür zamanı hiç değişmeyen
İnsanın olma vaktidir bu erme fırsatı./
Kuşkusuz Ramazan ayının görsel ritüelleri anlamında elimizden geleni yaptığımızı söyleyebiliriz. Sezai Karakoç’un şiirinde bahsettiği “insanın olma vakti” olan oruç ayı, acaba bizim hayatımızda nasıl bir değişime vesile oldu?
Aslında Müslüman toplumların hemen hepsi, oruç dahil dinin temel ibadetleri konusunda belli bir hassasiyete sahiptirler. Ancak bugün Müslüman dünyanın içinde bulunduğu çaresizlik haline baktığımızda, Müslümanların gerçek anlamda bir ‘dindarlık bilinci’ne sahip olmadıkları gerçeğini ortaya koyan bir fotoğrafla karşı karşıya olduğunu görüyoruz.
Biliyoruz ki ilahi kelam, insanı özgürleştirmeyi amaçlamaktadır. Yani insanı, kendisinde tanrısal güç vehmeden, kişinin hürriyetini gasp eden otoriterlerin elinden kurtararak hürriyetine kavuşturmayı hedefler.
Zira tevhid inancı sadece Allah’ın birliğini içermez, insanın Allah’ın nezdindeki müsavatını, kardeşliğini ve diğer insanlara karşı hürriyetini de ifade eder.
Maalesef bugün İslam ülkelerinin hiçbirinde, evrensel hukuk normlarına dayalı bir adalet sistemi yok, insan haklarında, kadın haklarında, fikir özgürlüğünde dünyanın geri sıralarında yer alıyorlar. Yolsuzlukta, rüşvette, insanların hakkını/hukukunu gasp etmede şampiyonluğu kimseye bırakmıyorlar.
Ramazan ayında oruç tutmak, bol bol Kur’an okumak, teravih namazlarını eksizsiz kılmak güzel bir meziyet ama İslam, sadece ibadetlerden ibaret değil ki…
Mesela ‘adalet’ Kur’an’ın en hayati hassasiyet alanıdır. Aslında sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlar için ‘adalet’ en hayati meseledir. Bu konuda ilahi hitabın önerisi son derece açıktır: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide, 8)
Kur’an’ın bu çok açık hükmü, ne yazık ki Müslüman ülkelerin gerek yöneticileri gerekse toplumları nezdinde bir anlam ifade etmemektedir.
Evet Müslümanlar her gün Kur’an’ı okurlar, hatta ezberlerler ama adaletli olmayı, hakka/hukuka riayet etmeyi, insanların özgürlüklerini korumayı, yolsuzluktan, yalandan uzak durmayı akıllarından bile geçirmezler.
Çünkü onlar, bol bol Kur’an okuduklarında, namaz kıldıklarında, oruç tutuklarında, kendi mahallerinden olmayanları hapse atsalar, haklarını/hukuklarına gasp etseler, yolsuzluk yapsalar bile cennete gidiş bilelerinin ceplerinde olduğuna inanırlar.
Ama kabul edelim ki böyle bir Müslümanlık yok. Bir kere bütün insanlar gibi Müslümanlar da şeffaf olmak durumundadırlar. İlahi hitaba muhatap olan her insan, Allah’ın her an kendisini görüyormuş gibi davranmak zorundadır, bu şeffaf olmanın en temel şartıdır.
Eğer tuttuğumuz oruçlar, kıldığımız namazlar, okuduğumuz Kur’an’lar, yöneticilerimiz dahil her birimizin adaletli, merhametli ve şefkatli olmasını sağlamıyorsa orada bir sıkıntı var demektir.
Ne yazık ki Müslüman toplumlar, dinin temel ilkelerini ideolojik bir anlayışa indirgeyerek dini, hayattan soyutladıkları için ‘görsel dinderlık’la yetinir hale geldiler. Bu yüzden Müslüman ülkeler ekonomide, hukukta, özgürlüklerde, insan haklarında kelimenin tam anlamıyla bir sefalet görüntüsü sergiliyorlar.
İçinde bulunduğumuz bu halin, orucun ve diğer ibadetlerin hikmeti ve amacıyla örtüştüğünü söylemek ne yazık ki mümkün değil. Umarız bu oruç ayı, hepimiz için bir dirilişe vesile olur…
