Biz mi hızlı gittik yoksa olaylar mı hızlı gelişti?
7 Ağustos’ta Mekke’de Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye arasında içeriği açıklanmayan ama yükümlülükleri NATO’yu kuran Washington Antlaşması’nın 5’inci maddesine benzediği söylenen bir ittifak metni imzalandı. Çok geçmeden kurulacak örgütün genel sekterliğine Pakistanlı bir emekli general atandı. “İttifakın” genişlemeye açık olduğu ilan, Mısır’ın katılmasının beklendiği de ima edildi.
İmzalanan metin Anayasa gereği TBMM’ye sevk edilmediği ve üstünde tartışma yapılmadığı için henüz içeriği ve Türkiye’ye yükleyebileceği sorumluluklar konusunda net bilgi sahibi değiliz. Ancak görünen Türkiye’nin daha ziyade ürettiği askeri malzemelerin satışıyla Suudi güvenliğine katkıda bulunacağı, Suudi Arabistan haricinde başka bir ülkenin topraklarına asker göndermeyeceği, çatışmaya girmekten kaçınacağı yönünde.
Türkiye’nin bu ittifakla amacı anlaşıldığı kadarıyla Amerika’nın bırakmaya başladığı jeopolitik boşluğu doldurmak, hızla gelişen askeri endüstrisine güçlü pazarlar bulmak, Katar, Suriye, Libya ve Somali açılımlarını tamamlayıcı bir işbirliği modeli geliştirmek. Orta vadede de İsrail’in etkisini, yakın çevresi üstündeki ihtiraslarını dengelemek. Geçici ve yetersiz dahi olsa yeni bir nükleer güvenlik şemsiyesinden yararlanmak.
Doğal olarak her ittifak gibi bunun da bedeli var. Hindistan’la ilişkilerin daha da gerilmesi, Hindistan’ın İsrail ve Yunanistan’a abartılı sempati göstermesi, İran’ın ittifakın kendine karşı yapıldığını düşünmesi, İsrail’in kuşkularının artması bunlardan sadece bir kaçı. Fakat belli ki bu bedellerin ödenmesi Ankara tarafından uygun bulunmuş, üç ülkenin birbirine böylesine bağlanmasının getireceklerinin götüreceklerinden fazla olduğu düşünülmüş.
Benim endişem Mekke İttifakı’nın bizi tarafı olmadığımız, olmamamız da gerekmeyen bir savaşa sürüklemesi, önce Yemen derken sonra da İran’la çatışmak, en azından hibrid bir savaşa girmek zorunda bırakması. Çünkü olaylar çok hızlı seyrediyor, Husiler ellerindeki tüm imkanlarla Suudi Arabistan’ın can damarlarına saldırıyor. Onlardan Yemen’deki iç savaşa müdahil olmalarının, İran’a karşı Amerika’yı teşvik etmelerinin, Amerikan üslerini ülkelerinde konuşlandırmalarının “intikamını” alıyor.
Seçime giden Amerika ise “müttefiki” Suudi Arabistan’ı savunmayı çok da dert etmiyor. Trump hemen her zaman ve her konuda olduğu gibi biri diğeriyle çelişen açıklamalar yapıyor. Bir gün Yemen bizden korksun mealinde mesajlar yayınlarken ertesi gün bambaşka şeyler söylüyor. Dahası Basra Körfezi ve Kızıldeniz’in kapanması nedeniyle artan petrol fiyatlarını dengelemek amacıyla Rusya’nın dizel satışına getirdiği kısıtlamaları gevşetiyor. Bunlar da Türkiye’ye olan talebi arttırıyor.
Öte yandan bölgesel gerilimin derinleşmesi, çatışmaların Türkiye’yi de içine çekecek şekilde büyüme olasılığı da İsrail’in beklentileriyle örtüşüyor. Kendisi için tehdit olarak gördüğü, Hizbullah’a, Hamas’a verdiği destekten oldum olası rahatsızlık duyduğu İran’ı Mekke İttifakına havale etme arzusunu, kurguladığı senaryoda istemeden de olsa üç ülkenin rol oynama riskini içinde barındırıyor. Kısacası tüm bu ve benzeri nedenler Türkiye’nin dikkatli olmasını, yeni ittifakının ağırlığı altında ezilmemek için zihni çaba harcamasını gerektiriyor.
Benim -dışarıdan bakan, içeride ne olup bittiğini bilmeyen biri olarak- tavsiyem Türkiye’nin iktidarıyla, muhalefetiyle anayasal süreçleri ağırdan alması, bölgedeki taşların yerine oturmasını beklemesi, eksenini askeri teknoloji transferine ve tabii ki diplomasiye kaydırması olur. Ukrayna ile Rusya arasında barışın sağlanmasına aday gösterilen, en zor şartlar altında İran ve Rusya ile Astana Sürecini yürüten bir ülke isterse bu süreci de çıkarlarına en uygun şekilde yönetebilir…
